MURAT ÖZTEKİN

Şirin semtler, yalılar, korular, kayıkhaneler ve unutulmaz hatıralar… Boğaziçi, iki kıtanın yakasının birleştiği yerde bulunan masallar ülkesi gibi âdeta… Bu benzersiz yerin tarihî serencamı ve hikâyeleri, şimdiye kadar sayısız kitaba mevzu oldu. Umberto Eco gibi tanınmış isimlere, devlet başkanlarına ve dinî liderlere İstanbul rehberliği yapan tarihçi Dr. Sedat Bornovalı ise Boğaziçi’nin az bilinen hususiyetlerini bir kitaba taşıdı. Biz de Timaş Yayınları’ndan çıkan “Boğaziçi’nin Tarih Atlası” isimli eser vesilesiyle, Dr. Bornovalı’yla boğaza çıkıp hoş bir sohbet yaptık…


¥ Eserinizde Boğaziçi’ni “İmparatorluğun Minyatürü” diye tabir ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
İstanbul, dünyanın merkezi olduğu için Eski Dünya denilen Orta Doğu ve Avrupa’nın minyatürü gibi. Büyükelçilikleriyle birçok ülkeyi, ülkemizin azınlık- larının badirelerini, zenginleri ve bir günde nasıl düşüp yok olabildiklerini ve daha pek çok şeyi gözlemleyebildiğimiz bir yer oldu Boğaziçi... Bu yüzden ana karaya gitmeye gerek bile kalmadı; Boğaziçi’ne baktığımızda, ülkenin geri kalanı- nın da detaylarına da hemen ulaşabildik. Avrupa ve Asya burada bir araya geliyor. Rusya geçmeye çalışıyor, Amerika durdurmak istiyor. Hâl böyle olunca “atmosfer hadiseleri” de çok sakin kalmıyor. Boğaziçi her zaman bir ihtilaf ve adrenalinin merkezinde yer alıyor.

HER ŞEYİ OSMANLIYA BORÇLUYUZ
¥ Çanakkale de bir boğaz, Boğaziçi de… İstanbul’dakini diğer boğazlardan ayıran kültürel arka plan nedir?
Osmanlı kültürü bugün gördüğümüz ve görmeyi istediğimiz mamur Boğaziçi’nin her şeyini meydana getirdi. Osmanlıdan önce de Boğaziçi’nde yerleşim vardı ama bunlar sadece kır manastırlarıydı. Boğaziçi’nin İstanbul kültürünün bir parçası hâline gelişi, sadece ve sadece Osmanlının eseridir. Sahilhaneler kültürü, eşsiz mimari unsurlar, ahşabı kusursuz kullanma, günübirlik deniz vasıtalarıyla ulaşım ağı meydana getirme… Bunların hepsi Osmanlının bize mirası... Eğer Bizans devri öncesinde boğazdan geçseydiniz, ancak akıntıdan korkulduğu için inşa edilen birkaç tane tapınak görecektiniz.

MİRASYEDİ GİBİYİZ
¥ Son yıllarda insanların Boğaziçi’ne olan hassasiyetinde bir yükseliş olduğunu söylemek mümkün mü?

Ben kamuoyunda özel bir hassasiyet sezmiyorum. Boğaziçi’ni daha çok yalılarında zenginler oturduğu için konuşuyoruz. Dizi çekilen evler, çok para harcanan lokantalar biliniyor. “Zenginin malı, züğürdün çenesini…” minvalinden yani… Kanaatimce bunun adı hassasiyet değil. İyi ki şehrin başka yerlerinde görüyoruz; ne yazık ki İstanbul’u bir mirasyedi gibi harcıyoruz. Farkındalık var ama bu olması gereken yere yönelik değil.

¥ Peki, doğrusunu nasıl kazanırız?
Gördüğüm kadarıyla insan ne kadar bilirse o kadar hassas oluyor. Ülkemizdeki insanların hususi olan şeyleri görmesini sağlamak gerekiyor. Bir sohbet bile buna fayda sağlayabilir. Benim yazdığım gibi kolay okunan ancak her yerde duyulmayan şeyleri yazabilen bir eser de küçük de olsa buna yarayacaktır.

SİNAN OLSA ASANSÖR KOYARDI
¥ Boğaziçi’ndeki yalıların ne kadarı aslına uygun olarak korunabildi?

Orijinaline uygun olarak korunmuş yalı 10 taneyi bulmaz. Bunun dışındakiler ya kartpostaldan inşa edilmiş, bazıları da hayali olarak ortaya çıkmış. Aslında tartışmamız gereken şey korumacılığın nerede durması gerektiği. 21. asırda, 17. yüzyılda yapılmış evi aynen korumaya kalkarsak bir insanın burada yaşamasını çok zorlaştırmış olabiliriz. Artık yalıda asansör haksız bir talep değil. Evet, ortada olmayan münasip bir asansör pekâlâ yapılabilir. Mimar Sinan da şimdi yaşasaydı herhâlde bazı eserlerine asansör koyardı. Zira o zamanki en yüksek teknolojiyi kullandığını biliyoruz. Korumacılık adına “teknoloji mürtecisi” gibi davranamayız.

BOĞAZ HİÇ YEMYEŞİL OLMADI
¥ Peki, “Boğaziçi griye boyanıyor” serzenişlerine nasıl bakıyorsunuz?

Alman General Helmuth von Moltke, 19. asırda İstanbul’da bir müddet ikamet etmiş. O da Arnavutköy’ü anlatırken Boğaziçi’nin yeşilliğini kaybettiğinden yakınıyor. İşin aslı boğaz biraz ot biraz çalıyla kaplı oldu ama en kuzeyi hariç gerçek bir orman dokusu daha önce de var olmadı. İster istemez nüfus artıyor, birileri gelip yeşili yontuyor. Bunda dengeli olmak lazım. Mevcut bir devlet politikası var ama daha içtimai /sosyal bir politika olması gerekiyor.