Azzi Hayaşa diye bir yer duydunuz mu? Efendim burası Anadolu’ya yön veren bir Hitit ülkesi zamanında ve Şarkikarahisar’dan yönetiliyor.
Şehir, bilahare Kimmerler’in (MÖ 675), İskitlerin (MÖ 645), Medlerin (MÖ 621) ve Perslerin (MÖ 550) eline geçiyor. Çeyrek asırlık bir Pontus hâkimiyetinden sonra Roma hâkimiyetine giriyor (MÖ 65)
Uzunca bir süre de Orta Asya’dan kopup gelen Peçenek ve Koman Türklerine teslim oluyor.
Karahisar’a yerleşen civara ferman okutuyor. Bu yüzden İmparator 1. Justinianus surları onarıp sağlamlaştırıyor. Lakin Emevi komutanı Yezid bin Useyd es--Sulâm sancağı burçlara dikiyor (778).
Sonra Abbasi hâkimiyeti ve tekrar Bizans.
1071 Malazgirt zaferinden sonra Mengücek ve Danişmend Gazi tarafından fethediliyor. Türkler ona “Keyguna” diyorlar. Melik Behramşah oğlu Muzafferiddin Mehmed bir iç kale yaptırıyor. Kayanın doruğuna oturtulan kule, saray olarak da kullanılıyor.

EMÎRLER SULTANLAR
1243 Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yeniliyoruz. İlhanlı veziri Emîr Timurtaş (sonra oğlu Şeyh Hasan Küçük, sonra kardeşi Melik Eşref) Anadolu’yu Karahisar’dan yönetiyor. Emîr Timurtaş Mısır’a giderken Anadolu Umum Valiliğini (kayınbiraderi) Alâaddin Eretna’ya (Uygur Türkü) bırakıyor. Ebu Said Bahadır Han da vefat edince bir otorite boşluğu doğuyor, Emîr de Eretnaoğulları Devleti’ni kuruyor.
Ve o tatsız mücadeleler. Amasya Emîri Hacı Şahgeldi ile Şebinkarahisar Emîri Rükneddin Kılıçarslan birbiriyle didişedursun şehir Kadı Burhaneddin’in eline geçiyor (1381).
Timur Han Anadolu’da geçici bir birlik sağlasa da ayrılınca beyler, beylikler birbirine giriyor. O kargaşada Karahisar Akkoyunlulara düşüyor.
Uzun Hasan, Otlukbeli’nde Fatih Sultan Mehmed’e yenilince (1473) şehir Osmanlı idaresine giriyor. Fatih üç gün burada kalıyor ve bir cami yaptırtıyor. “Karahisar-ı Şarki” Erzurum eyaletine bağlı bir sancak oluyor.
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran’a giderken de dönerken de ordugâhını buraya kuruyor. Halk onu sevgi ile karşılayıp bağırına basıyor.
1538’de Amasya’ya, 1533’te tekrar Erzurum’a bağlanan şehir; 1558’de Kanuni’nin torunu Şehzade Osman’a veriliyor.

ERMENİ MEZALİMİ
Osmanlı azınlıkları bizar etmez malum, civardaki Ermeniler sanat ve ticaretle uğraşır, iyi de kazanırlar.
Lakin Rusların ve Fransızların oyununa gelir, silahlanırlar (1877).
Mehmet Arif Bey yaşanan acıları “Başımıza Gelenler” adlı eserinde anlatıp belgeler. Zaten o zulmü anlamak için okunmalıdır mutlaka.
1915’te yerli Ermeniler, Suşehri’nden aldıkları destekle kaleyi ele geçirir, Türklere ateş açarlar. Tam 403 vatandaşımızı şehit eder, 176’sını yaralarlar.
Kale sarp, şakiler tedariklidir; ayaklanma, takviye getiren Neşet Paşa tarafından bastırılabilir anca. Militanlar kaçar, yatakçılar yakalanırlar. Evet bunun adı ihanettir ama yine de canları yakılmaz, sadece uzaklaştırılırlar.
Cihan Harbi senelerinde Ruslar Kelkit Vadisi’ni tehdit ederler, halkın bir kısmı Anadolu içlerine çekilse de işgal yaşanmaz. Ancak gidenler de dönmez, bir sükûnet çöker sokaklara.
Karahisar, İstiklal Savaşı’na bütün gücüyle destek verir, Erzurum kongresine Dr. Cemil katılır. Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti altında buluşur, kan dökücü Ermeni ve Rum çetelerine fırsat tanımazlar.

NİÇİN GEREK DUYULDUYSA
1923 yılında bütün Livalar (Sancak merkezleri) vilayet hâline getirilir. Karahisar-ı Şarki de vardır aralarında.
Sonra M. Kemal’in bir ziyareti olur. Her ne kadar “Ben bu şehri çok sevdim” dese de “Şebin” gibi manasız bir ad takar ve kaza statüsüne indirip Giresun’a bağlar.
Karahisar’ın kazalarından Suşehri ve Koyulhisar Sivas’a verilir, Alucra Giresun’a, Mesudiye Ordu’ya...
Ki Giresun 130 km ötededir, ulaşabilmek için 2.200 metrelik dağlar aşılmalı, boğuşulmalıdır kar kış ve çığla. Kümbet Yaylası yaz günü bile adamı dondurur, yağmuru rüzgârı eksik olmaz. Başkalarını bilmem ama biz düzelen yollara rağmen 4 saatte gidebildik, eskiler en az üç gün yatmak zorundaydı hanlarda.
Karahisar-ı Şarki, havalinin üç mühim merkezinden biridir (diğerleri Trabzon ve Canik). Dolaşırken mükemmel eserlerle karşılaşıyorsunuz hâlâ... Kaldı ki bunlar posası, çatışma, yangın ve zelzelelerden arta kalanlar.
Karahisarlılar oldu bittiden bizarlar. Vilayet olma ümidini hâlâ sıcak tutuyor, ziyaretlerine gelen devlet adamlarına taleplerini iletiyorlar ısrarla.

GEZİLESİ GÖRÜLESİ
Yerlilerin kestirmeden “Gareysar” diye telaffuz ettiği şirin şehrimizde hem Karadeniz hem de İç Anadolu (Sivas, Erzincan) kültürü birlikte yaşar.
Tamam kışı serttir ama insanların sıcaklığı soğuğu unutturur âdeta. Tayini çıkan memurlar ağlaya ağlaya gelir ve ağlaya ağlaya ayrılır. Bir parçaları orada kalır daima.
Havası sağlamdır. Yazın sahiller bunalırken onlar yorganla yatar, bir kaç kozalak da olsa sobada yakar, damarını kırarlar.
Kale ardı silme bahçe, meyveler dallara sıralanırlar. Kimi kurutulur, kimi kaynatılıp pestil (köme) yapılır. Cevizi pek meşhurdur, dut pekmezi balla yarışır âdeta. Bilenler önceden sipariş verir, anında kapışırlar.
Fındığı yoktur ama en güzel fındık helvaları Karahisar’da yapılır. Tatlıcılıkları eskiden gelir zira.
Şehirdeki bütün evlerden görünen kale henüz esrarını korumakta. Gizli geçitler, gün ışığına çıkmamış yeraltı galerileri efsaneler taşımakta.
Tabii ki turizmden ümitliler, bir mânileri yok sizi de bekliyorlar bu arada.

SEYYAHLARIN DİLİNDEN
 

İbn-i Bibi, XIII. yy.da şehri geziyor. “Ambarlardan taşan zahireye, denizler gibi dalgalanan sarnıçlara, dağları andıran yağ, bal, badem, şeker, tuz ve odun yığınlarına hayretle bakıyor. Notlarına “Orada akla gelebilecek her şey en iyi cinsiyle ve en bol miktarda vardır. Savaş atları ve cenk aletleri hesaba sığmaz, yüz sene yaşayan bile taş gibi kalır, insanı ihtiyarlatmaz. Yiyecek, giyecek ve serilecek eşya boldur, dışarıya ihtiyaç duymaz” yazıyor.
1647’de şehre gelen Evliya Çelebi, göklere baş uzatan bir dağın tepesindeki yedi köşeli kaleden söz açıyor:
İlk bakışta direksiz ve serensiz kalyon gibi görünür. Duvarlarının yüksekliği yetmiş ziradır. Yetmiş burcu ve yüz bedeni yarlarla kuşatılmıştır. Üç kat kavi demir kapıları vardır. Gece ve gündüz muhafızlar nöbet tutar. Karadeniz’e yakın köyler korsan korkusundan kıymetli mallarını getirir, burada saklarlar. Hisar içerisinde yetmiş hane ve Fatih Camii vardır. Şehir dokuz mahalledir, hane sayısı 1.600’ü aşar.
1858’de şehree gelen A.D. Mordtmann, kaleyi Diyarbakır’dan daha güzel bulduğunu belirtiyor.
Cuinet (1888) “Nüfusu 11.700 olup bunun 2.750’sini Ermeniler, 1.650’sini Rumlar, geriye kalan 4.400’ünü ise Türkler teşkil eder. Evleri toprak örtülü ve birbirine yakındır. Yangınlar ve zelzeleler yıkıcı olsa da Türkler şehri imar eder, yeni yeni mahalleler kurarlar.”
Karahisar, eski çağlardan beri dünyanın en kaliteli şap yatağı olarak tanınıyor. Şap o devirde tekstilde, ilaç yapımı, altın ve gümüş cilası, boyacılık ve dericilikte kullanılıyor.