Dr. C. Ahmet Akışık

Küresel Oryantalistler, İslâm’da reform çalışmalarına Hıristiyanlık ve Yahudilikte olduğu gibi “Kitap”la başlamamışlardır. Siyer, Fıkıh, Akaid, Hadis ve Tasavvuf gibi alanlara döşedikleri bilimsel(!) şaibe tuzaklarından sonra sıra Kur’ân’a gelmiştir. O’nda da fasit tefsiri öne almışlardır. Bu fasit ve batıl tefsir, kendi ifadeleriyle “okuma”, İslam coğrafyasında özellikle temsilcileri vasıtasıyla yapılmıştır.
İddiaları şöyledir:
1. Önceki müfessirler, Kur’ân’ı bütünsellikten uzak, parçacı, gelişigüzel, çoğu zaman da dıştan gelen bir etkiyle yorumlamışlardır. Kur’ân mesajının, Müslüman olmayanların da kavrayabileceği şekilde yorumlanması yönüne gidilmemiştir. Eğer bu yapılabilirse, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar, ön yargılardan uzak ve samimi olarak iş birliğine gidebilirler (Fazlurrahman).
Bu çok yanlış bir bakış açısıdır. Müctehid Müfessirler, Kur’ân-ı kerimi, “nakl”i esas alarak Tefsir Usûl’ü çerçevesinde tefsir etmişlerdir. Buna örnek olarak Rivâyet tefsirinde; Abdürrezzâk, Taberî ve Suyûtî’nin ed-Dürru’l-Mensûr’u, Dirâyet’te de Beydâvî, Celâleyn ve Kurtubî Tefsirleri verilebilir.
“Kur’ân mesajının, Müslüman olmayanların da kavrayabileceği şekilde yorumlanması yönüne gidilmemiştir.” Bu, Ehl-i sünneti hedef alan bir eleştiri olsa da doğru ve yerinde bir tespittir. Çünkü tefsire/yoruma konu olan ilâhî kelâm, âyet-i kerimelerdir. Âyetler, hiçbir zaman değiştirilemez ve Müslüman olmayanların hoşuna gidecek şekilde yorumlanamaz. Aksi takdirde, ortada Kur’ân ve İslam diye bir şey kalmaz. Hiçbir Ehl-i sünnet âlimi, bunu yapamaz ve yapmamıştır. Ancak Kur’ân’ın fâsit ve bâtıl şekilde yorumu, İslâm coğrafyasında özellikle Şiî İsmâilîler başta olmak üzere bütün kollarıyla Bâtınîlerde, Felsefecilerde ve 19. yüzyıldan itibaren “Kur’ân’ın Tarihselliği” iddiasıyla küresel Oryantalistlerde ve yerli Oryantalist bağımlılarında görülmektedir.
“Eğer bu yapılabilirse (Kur’ân, gayr-i müslimlerin hoşuna gidecek şekilde yorumlanabilirse), Müslümanlarla Müslüman olmayanlar, ön yargılardan uzak ve samimi olarak iş birliğine gidebilirler” ifadesi, mantık ve muhteva açısından son derece yanlıştır. İslâm, ayrı yapısı ve özellikleri olan bir dindir. Müslüman olmayanların  -ister din, isterse felsefî öğreti olsun- inanışları da ayrı yapı ve özelliklerdedir. Bu farklılıkları görmezden gelmek, bir dini veya inanışı hiç bilmemek ve tanımamak olur. Dolayısıyla İslâm’ın iman esasları, bir ön yargı değildir, hepsi birer temel esas ve rukündür. Kur’ân’daki âyetler ve hükümleri birer rukündür. Peygamberin kendisi ve ilâhi vahye muhatap olması da bir rukündür. Buradaki rukün, yapıyı ayakta tutan sütunlar anlamındadır. Bu sütunları yok farz etmek veya değiştirmeye kalkmak, tamamen İslâm’ı yıkmakla eş değerdir. Hıristiyanlık ve Yahudilik için de durum aynıdır.
İslâm’ın esas yapısı şu çerçevededir:
İslâm, yüce Allah tarafından vahyedilen son dindir. Bu din, ilâhî menşeli olup sonradan değişikliğe uğrayan Yahûdilik ve Hıristiyanlığı tamamen yürürlükten kaldırmıştır. Kitab’ı, Kur’ân-ı kerim, peygamberi, Hazret-i Muhammed’dir.
Yüce Allah, birdir (tektir), eşi, benzeri, yardımcısı ve çocukları yoktur. Doğmamıştır ve doğurmamıştır. Zâtî ve Subûtî sıfatlara sahiptir.
Kur’ân-ı kerim, ilâhî kelâm’dır, içinde sonradan ilâve edilen insan sözü yoktur. Hiçbir değişikliğe uğramadan, bugüne kadar gelmiştir.
Yahûdilik ve Hıristiyanlıkta da yapı şöyledir:
İlâhî menşeli birer din olan Yahûdilik ve Hıristiyanlıkta ilâhlar çoğaltılmış ve yüce Allah’a oğul isnat edilmiştir. Tevhid esasına dayalı bir dini tebliğ eden Hazret-i İsa, sonradan teslis inancıyla üç ilâhtan biri hâline getirilmiştir.
Tevrat ve İncil, insan eliyle insan sözü katılarak değiştirilmiş ve beşerileştirilmiştir.
 
DİNLERARASI DİYALOG MÜMKÜN MÜ?
 
Bu durumda ve bu özellikte olan İslâm ile Yahûdilik ve Hıristiyanlık arasında bir diyalog olabilir mi? Elbette olamaz. Onun için Müslümanlarla Ehl-i Kitap, dinlerin temel yapıları bakımından birbirlerinden ayrılmışlardır. Esasında İslâm gelince, her iki din de yürürlükten kalkmıştır. 
Şimdi bu tespitlerle ilgili delilleri (belgeleri) açıklayalım:
İslâm’la İlgili Âyetler:
“(Peygamber olarak gönderdiğim) Muhammed, Allah’ın Resûlüdür.” (Fetih, 29)
(İslâm’ı tebliğ için gönderdiğim kulum) Muhammed, Allah’ın Resûlüdür ve Peygamberlerin sonuncusudur. (Ahzâb, 40)
Allah katında din, İslâm’dır.” (Âl-i İmran, 19)
Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa (bir din seçerse) bu, kendisinden asla kabul olunmaz.” (Âl-i İmran, 85)
Yüce Allah İle İlgili Âyetler: 
(Ey Resûlüm, “Allah'ın nasıl bir varlık olduğunu bize açıkla” diyenlere) de ki: O, (ezelî ve ebedîdir. Varlığının öncesi ve sonu yoktur. Bütün kemal sıfatlara sahip ve her türlü noksanlıktan uzak, münezzeh olan) Allah'tır. (Yüce zâtı, cisimlere âit bütün özelliklerden berîdir, uzaktır. O Allah,) birdir (ortağı yoktur).
(O) Allah, Samed'dir (zeval bulmayan, yok olmayan bir bâkîdir, dâimîdir). (Her varlık, O’na muhtaçtır. Fakat O, hiçbir şekilde hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey onun mahlûkudur, yaratığıdır.)
O, (çocuk) doğurmamış ve (bir anneden veya herhangi bir varlıktan) doğmamıştır. (Eşi, oğlu ve kızı da yoktur.)
Hiçbir şey, O’nun dengi (ve benzeri) değildir. (İhlâs, 1-4)
Ehl-i Kitapla İlgili Âyetler:
Kendilerine Kitap verdiklerimiz (Yahûdi ve Hıristiyanlar), onu (“Muhammed aleyhisselâm”ı), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, fakat yine de onlardan bir grup (ilim sahibi olanlar), bile bile hakkı (onun sıfatlarını, kitaplarında) gizlerler. (Bakara, 146. Bkz. En’âm, 20)
Yemin olsun ki, “Allah, o Meryem’in oğlu Mesih’dir” diyenler, şüphesiz kâfir olmuşlardır. (Mâide, 17)
Ey Ehl-i Kitap (Yahûdî ve Hristiyanlar)! Size Peygamberimiz (Muhammed) geldi; kitabınızdan gizlemekte olduğunuz şeylerin birçoğunu size açıklıyor. (Mâide, 15)
Yahûdiler ve Hristiyanlar: “Biz, Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” dediler. (Mâide, 18) 
Yahûdîler, “Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesîh, Allah’ın oğludur” dediler. (Tevbe, 30)
Onlar (Yahûdî ve Hristiyanlar), âlimlerini ve râhiblerini, Allah’dan başka Rabler (ilâhlar) edindiler, Meryem’in oğlu Mesîh’i de. Halbuki onlar (ilâh edinilenlerin hepsi), ancak bir olan Allah’a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden tamamen münezzehtir (uzaktır). (Tevbe, 31)
Kâfirlerden olan ehl-i kitap da müşrikler de (kıskançlıklarından dolayı) siz (mü’minler)e Rabbinizden bir hayır (vahiy) gelmesini istemezler. Allah, rahmetini (peygamberliği) dilediği kimseye tahsis eder. Yüce Allah, büyük ihsan sâhibidir. (Bakara, 105)
(Ey Resûlüm,) sen onların milletlerine (dinlerine) uymadıkça, Yahûdi ve Hıristiyanlar senden asla râzı (hoşnut) olmazlar. (Bakara, 120)
Görüldüğü gibi Kur’ân-ı kerimin açıkladığı ve İslâm’ın esasını teşkil eden “ilâh” ve “peygamberlik” konuları, çok açık ve berraktır. Buna karşılık “ehl-i kitab”ın elinde bulunan Tevrat ve İncil(ler)in ortaya koyduğu “din”lerin temelleri ise son derece karışık ve ilâhî/vahyî olmaktan çıkarılmıştır. Kendi din adamlarının düzenledikleri tarihî Konsil toplantıları, buralarda alınan kararlar ve din alanında yapılan Reformlar, bunun kanıtıdır.
Ancak küresel Oryantalistler, İslâm’ın tahriften uzak bu yapısını kendileri için bir tehdit olarak görmüşlerdir. Beşerileştirilen Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta kullandıkları yöntemleri, İslâm’da da uygulamaya kalkmışlardır. Hedef, İslâm’ı beşerileştirmektir. Onun için İslâm’la ilgili hazırlık ve kuşatma çalışmaları neticesinde, Kur’ân, kritik hedef seçilmiştir. Çünkü Kur’ân yıkılırsa, Müslümanlık diye bir şey kalmayacaktır. Üstelik İslâm coğrafyasında kendilerine taraftarlar, temsilciler ve kripto elemanlar da bulmuşlardır. Özellikle bilimsellik öne sürülerek, Üniversiteler ve devlet destekli Vakıflar, çalışma alanları olarak belirlenmiştir.
Bilimsel çevrelerde çok telaffuz edilen, Hadislerle Müslümanlık, Kur’ân Müslümanlığı, Ayrıştırma ve Tekfir, Kutsallık ve Dinlerarası Diyalog gibi kavramlar doğrultusunda yapılan çalışmalar, esasında İslâm’ı kuşatma operasyonlarıdır. Şu anda İslam Ülkeleri’nde Kur’ân’da şâibe uyandırmak için Kur’ân Araştırmaları ismiyle üniteler kurulmakta ve çalışmalar yapılmaktadır. Bunlar, askerî tabirle esas hedefe gitmeden bir nevi topçu atışları mesabesindedir. Belirlenen hedefi tahrip ya da imha etmek için kara harekâtının yapılması gerekmektedir. Şüphesiz o hedef de Müsteşriklerce, Kur’ân-ı kerimin beşerileştirilmesi, diğer bir ifadeyle vahiy, Peygamberlik ve Kur’ân’ın tamamen aklın ürünü hâline getirilmesidir. Kendi kitaplarında ve dinlerinde olduğu gibi. İşte Oryantalistlerin öne sürdükleri Kur’ân’da Tarihselliğin kısaca anlamı budur! Ancak vahim olan, Müslüman ismi taşıyan kişilerin dinlerini ve akıllarını, İslâm’a inanmayan bu Müsteşrik ve Misyonerlere teslim etmeleri ve bu ihanete ortak olmalarıdır.
2. Kur’an’ın vahyediliş şekline bakıldığında, onun kelimenin basit anlamıyla bir Kitap olmadığı görülecektir. Çünkü kimse oturup onu yazmamıştır (Fazlurrahman).
Bu ifade tamamen yanlıştır. Kur’ân-ı kerimin “Kitap” olduğu birçok âyette açıkça beyan edilmektedir (Bkz. Bakara, 2; En’âm 92 ve 155; A’raf, 2):
Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur'ân olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir Kitap’tır. (Fussılet, 3)
Müsteşrikler ve Müsteşrik bağımlıları, Vahye, Kur’ân’a ve Peygamber’e İslâm’ın öngördüğü şekilde inanmadıklarından bunu anlamaları zordur.