Diplomatik Muhakeme

Prof. Dr. Çağrı Erhan

ABD dış politikasını esas olarak 1948 öncesi ve sonrası şeklinde iki ana döneme bölmek mümkündür. ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girdiği ve dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’un küresel ilişkilerin gidişatına doğrudan müdahil olmaya çalıştığı 1917-1920 arasını istisna tutarsak, aslında kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı’na kadar ABD “yalnızcılık” adı verilen bir dış politika prensibine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar ise ABD’nin küresel bir dış politikası vardır.
Genellikle 1823’te ilân edilen Monroe Doktrini’yle başlatılsa da, aslında ABD tipi yalnızcılık ilk başkan George Washington’un iktidar döneminden itibaren şekillenmiştir. Kısaca, Avrupa devletleriyle kalıcı ittifaklara girmeme ve Batı Yarıküresi tabir edilen Kuzey ve Güney Amerika’yı ihtiva eden bölgenin tek hâkimi olma şeklinde özetlenebilecek olan yalnızcılık ilkesi, uzun yıllar boyunca ABD’ye zarar değil, yarar getirmiştir. Şöyle ki, bu ilke sayesinde ABD 19. Yüzyıl boyunca Avrupa’yı yoran savaşlardan uzak kalabilmiş, Avrupa devletlerinin birbirleriyle uğraşmalarından istifade ederek hem kendi sınırlarını genişletmiş, hem de Güney Amerika ve Karayibler bölgesinin “büyük ağabeyi” hâline gelmiştir. Bilhassa İspanya’yı yendiği 1898 Savaşı’ndan sonra Filipinler, Küba, Porto Riko gibi toprakları da ele geçirerek, “düvel-i muazzama” arasına eklenmiştir. Her ne kadar Amerikalı tarihçilerin bir bölümü, sömürge ve emperyalizm gibi kavramların ABD yayılmacılığı için kullanılmasından hazzetmeseler de, ABD’nin 20. Yüzyılın başında Haiti, Küba, Filipinler gibi bölgelerde kurduğu himaye (protektora) yönetimleri, Avrupa’nın emperyalist güçlerinin Afrika ve Uzak Asya’da kurduğu sömürge yönetimleriyle pekâlâ büyük benzerlikler taşımaktadır.
Anayasanın yazılı bir hükmü hâline gelmemekle birlikte, Washington ve Monroe’nun şekillendirdiği yalnızcılık ilkesi ABD için kemikleşmiş bir dış politika teamülü hâline gelmiş, neredeyse  anayasal bir güç kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, o zamanki hâkim güç olan Britanya’nın bu vasfını kaybetmesi, savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği komünizmin, Batının ana dinamiği olan kapitalist üretim modelini doğrudan tehdit etmesi sonucunu doğurunca ABD’nin yalnızcılıktan ayrılmasının da zamanı gelmiştir. Diğer bir deyişle, Britanya’nın küresel inhitatı ve bir başka kapitalist devletin bu boşluğu dolduracak durumda olmaması Batı âleminin çıkarlarını temsil edecek bir güç olarak ABD’nin küresel bir siyaset izlemeye başlamasını teşvik etmiştir. Elbette, ABD’nin yayılmacı endüstriyel ve ticari iç dinamikleri de bu eğilimin ortaya çıkışını hızlandırmıştır.
Yalnızcılığın dış politika ilkesi olmaktan bir Senato işlemiyle resmen çıkartıldığı 1948’deki Vandenberg Kararı’ndan, SSCB’nin kendisini feshettiği 1991’e kadar, ABD’nin küresel dış politikasının ve askerî yayılmacılığının görünürdeki gerekçesi “dünyayı komünizmden korumak” olarak ifade edilmiştir. Bu tehdidin ortadan kalkmasıyla eş zamanlı olarak Amerikan iç siyasetinde yalnızcılığa geri dönülmesi gerektiğini savunanların sayısında ciddi bir artış gözlenmiştir. Fakat küresel çapta muhatap olduğu yeni tehditler, geleneksel müttefiklerinin ABD’nin liderliğine olan ihtiyaçlarını vurgulamaya devam etmeleri ve içe kapanmanın Amerikan yüzyılının sonunu getireceğini savunan askerî-endüstriyel kompleks başta olmak üzere baskı ve çıkar gruplarının siyasi iktidarlar üzerindeki güçlü etkileri sayesinde, içe kapanmak şöyle dursun Orta Doğu’dan Balkanlar’a, Afrika’dan Uzak Doğu’ya ABD’nin müdâhil olmadığı bir alan neredeyse kalmamıştır.
Bir sonraki ABD başkanlık koltuğu için güçlü adaylardan Donald Trump’un yeniden dillendirmeye başladığı içe dönüşün bir siyasi liderin kişisel arzusuyla gerçekleşmesi mümkün değildir. Çin’in 21. yüzyılın ikinci yarısında küresel hâkim güç olacağının tahminden öte neredeyse bilimsel bir gerçeğe dönüşmeye başladığı günümüzde, Batı âleminin bu gücü dengeleyebilecek tek adayı ABD’dir. ABD’nin kendi yarıküresine çekilmesi sadece bu ülke için değil, bütün kapitalist sistem için olumsuz sonuçlar doğurur. Avrupa devletleri ne münferiden ne de AB çatısı altında müştereken Çin ile askerî veya ekonomik bir rekabeti yürütebilecek kapasitede bulunmaktadır. Anlaşılan o ki, ABD başkanlığına kim gelirse gelsin, AB devletlerinin o kişiden ortak talepleri, Batı dünyasına liderlik etmeye devam etmesi yönünde olacaktır.