Prof. Dr. Mahmut ÖZER

Son üç yüz yıldır hâkimiyetini sürdüren Batı Medeniyeti kültürünü tüm dünyaya yaymıştır ve yaşaması için de büyük mücadele vermektedir. Batı Medeniyeti son üç yüz yıl içerisinde yeni bir hayat tarzı ortaya koymuştur ki, bu hayat tarzı düşünme, üretme ve tüketme pratikleriyle birlikte tutarlı bir bütün oluşturmaktadır. Bu yeni hayat tarzının ne kadar insanî olduğu bu vakte kadar tartışılmıştır ve görünen o ki uzun bir süre daha tartışılmaya devam edecektir. Ne var ki, fiilî durum Batı Medeniyeti’nin el’an dünyanın birçok yerinde yayılmaya devam ettiği şeklindedir. İster carî bir alternatifi olmadığından isterse de insanların tabii hâl ve ihtiyaçlarına albenili karşılıklar üretmesinden olsun Batı Medeniyeti yayılmacıdır ve aynı zamanda başka medeniyetlerin ve kültürlerin yaşamasına ve alternatif olabilmesine de tahammülü yoktur.
Batı medeniyeti kendisini tehdit eden ve tehdit potansiyeli bulunan kültürlere karşı mücadelesini özellikle son yüzyılda kendisini doğrudan ortaya koymadan arayüzler oluşturarak kazanmanın yollarını denemektedir. Bunun en kestirme ve kolay yolu da Batı medeniyeti ve kültürünün yaygınlık kazandığı topraklarda kendi kültürünü içselleştirmiş, kendi varlığını Batı medeniyeti ile ilişkilendiren, dolayısıyla kendi kültürel dilini konuşan insanların yetiştirilmesidir. Batı bu doğrultuda ciddi çalışmalar ve yatırımlar yapmıştır ve yapmaya da devam etmektedir. Böylece tüm dünyada kendi kültürünün yaygınlaşması Batı medeniyetinin hem gücünü hem de savunma refleksini artırmaktadır. Bu bağlamda kendi toprakları dışında yerli kültürlerin canlandırılması ve ihyasına yönelik yerli arayışlara ve çabalara karşı ilk tepkilerin ve durdurma çabalarının coğrafi anlamda Batı yerine Batı-dışı topraklardan yani yerli insanlardan gelmesinde artık şaşılacak bir durum yoktur. 
Batı Medeniyeti duhûl ettiği kültürün dolaşımına tabiatıyla parasını da dahil eder. Kimin parası değişim aracı olarak tedavülde ise, o, iktisadi süreçleri doğrudan denetler. Bu yüzden Batı Medeniyeti, kapsamını artırdığı ve sürekliliğini sağladığı için kültürünün ve kültürel/ideolojik ürünlerinin girmediği/giremediği yeri düşmanı olarak işaretlemekte ve gereğini yapmaktadır. Diğer kültürlerin ancak folklorik unsurlar olarak yaşamasına ve kendi formlarıyla uyumlu olarak dönüşümüne ve kendi potasında erimesine rıza göstermektedir. Bu kadar baskın olan Batı, farklı kültürlerin canlanma ve süreklilik kazanma atılımlarını kendi medeniyetine meydan okuyucu bir saldırı olarak değerlendirmektedir. Batının Batı-dışı kültürlere karşı tavrının boyutunu ve şiddetini bu kültürlerin kendisine alternatif olabilme ölçeği belirlemektedir. Bu çerçevede son yıllarda ülkemizin karşı karşıya kaldığı zorlukları, önüne çıkan engelleri ve mücadele alanlarını bir de bu bağlamda tekrar değerlendirmeye ihtiyaç vardır.
Hâl bu iken, ülkemiz özellikle son yıllarda bir taraftan bölgesinde ve dünyada önemli bir aktör olarak öne çıkıp çok boyutlu mücadelesini kararlılıkla sürdürürken diğer taraftan kültürel müktesebatı ile ilişki kurmanın da yollarını aramaktadır. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmalarda bu konuya sıklıkla vurguda bulunmaktadır. Cumhurbaşkanlığı 2016 Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri töreninde yaptığı konuşmada bu konuya özel bir vurguda bulunmuştur: “Siz kendi edebiyatınızı, sinemanızı, müziğinizi üretecek zemini inşa edemezseniz, bireysel gayretlerle sınırlı, kurumsallaşamamış, dar bir alana sıkışıp kalmış bir kültür sanat ikliminin ötesine de geçemezsiniz. Maalesef bu acı gerçekler başımızı çevirdiğimiz her yerde tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor.”
Doğal olarak her medeniyetin insanı dünyada konumlandırışı farklıdır. İnsanın kendisi ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi belirleyen/düzenleyen ahlaktır. Medeniyetin ürettiği formlar (kültür) ve yetiştirdiği insanlar, bir şekilde bu konumlandırışı ve dolayısıyla ahlakı yansıtır. Medeniyetin ahlak dili, kültürü üzerinden nefes alır. Bir başka deyişle kültürel formlar, üretildiği medeniyetin bu dilini taşır ve konuşturur. Dolayısıyla, bir medeniyetin kültürel müktesebatı bu dilde saklıdır/saklanır. Yani dil, medeniyetin hafızasıdır. İşte bu dili nesillere aktaran, medeniyet insanını yetiştiren annedir. Dolayısıyla bir medeniyetin sürekliliğini sağlayan kilit de annedir. Nitekim insan ‘ana’sından sütü emdiği gibi bu dili de emer.
Medeniyet dilinin hâkim olduğu topraklarda, mesleği, konumu ne olursa olsun her seviyeden insanlar birbirlerini anlar, birbirleriyle konuşabilir, nerede oldukları ve ne yaptıklarını idrak edebilir, birbirlerine yabancılaşmaz, tam tersine güvenir ve güç verirler. Ortak bir kültür dili oluşur ve konuşulur. Bu dil ortadan kaldırıldığında kültürel müktesebatınızla ilişkiniz de kesilmiş olur. Yine Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 3. Millî Kültür Şûrasının açılışında yaptığı konuşmada da bu konunun önemini şöyle vurgulamıştır: “Millî kültür şuuruna ihtiyacımız bulunuyor. Unutmayınız siyasi iktidar seçimle, oyla, sandıkla olunabilir ama kültür iktidarı için çok daha farklı bir birikime, emeğe, çalışmaya, dirsek çürütmeye, alın teri dökmeye ihtiyacımız var. Kültürel yabancılaşmaya ve kültür emperyalizmine karşı yerli ve millî olan kültür değerlerimizi evrensel dille yeniden keşfetmeli, yeniden inşa etmeliyiz...”
Dolayısıyla medeniyet inşasına yönelik çıkmış olduğumuz bu yolculukta öncelikle tevarüs ettiğimiz medeniyetimizi, kültürel müktesebatımızı ve dilimizi idrak etmemiz gerekmektedir. Bu mirası idrak edebilmek için İhsan Fazlıoğlu’nun da ifade ettiği gibi bir tarih perspektifi ile medeniyet perspektifine ve de bir felsefe-bilim teorisine sahip olmak gerekmektedir. Mirasın tevarüs ettiği dönemin bütününe ilişkin yine Fazlıoğlu’nun tanımlamasıyla hayat küresinin inşası, mirasın tarihî bağlamına uygun bir şekilde anlaşılabilmesi için zorunludur. Elbette bu, meydan okuyucu ve zorlu bir süreçtir. Ancak bu meydan okumayı göze aldığımızda medeniyetimizin bugününe dair hayat küresini inşa etme yönünde dönüşüm yapabilme kabiliyetimiz güçlenecektir.