AŞKIN EFENDİSİNE

Ragıp Karadayı

Kripto'nun gözleri yuvasından çıkacakmış gibi büyüdü. Korkuyla etrafına bakındı.
 
Aziz Kripto artık dayanamamıştı, gidecekti. Lakin gideceği yeri düşününce yüzünü buruşturdu. Uludağ’ın aşağı tarafları barbar, gâvur Müslüman memleketiydi! O Bursa ki Hıristiyan kadınlarının da Müslüman hanımları gibi edepli, uslu olduklarını her zaman işitirdi. Yıllardır gidip gözünü, gönlünü kirletmediği, bırak şarap içmeyi, kokusunu bile duyamayacağı bu pis günah kuyusuna şimdi nasıl düşecekti? “Bir çığ gibi büyüyen, bir kasırga misali Bizans’ı sarsan tehlikeye dur denilmeli, herkes üzerine düşeni de yapmalıydı...” diye de düşündü başını sallayarak.
               ***
Çok küçükken babasıyla gitmişti. Dik sokaklardan inmişler, uçları göğe kadar uzanan beyaz minarelerin yanlarından geçmişlerdi. “Birer mızrak gibi içimize saplanmış bu mermer hançerler canımı acıtıyor” demişti dişlerini sıkarak babası. O zamandan beri hayıflanır olmuştu. Hem o gün “uğursuz” bir gündü. Komşu tekfurlara haber götürüp getirdikleri için birkaç Rum cezalandırılıyordu. Zavallı asılanların ipek gömlekleri çözülüyor, biraz çırpındıktan sonra uyur gibi başlarını büküyorlardı. Yerlere dokunan çaresiz ve cansız ayaklarının uçları ise, toz toprak oluyordu.
Kızgın, öfkeli ve karmakarışık bir Rum, Yahudi kalabalığının arasında babası onu kollarından tutmuş yukarı kaldırarak üzerlerini sinek ve böceklerin kapladığı soğuk, bir o kadar da acı manzarayı göstermişti. Günlerce boyunları iplere takılı, rüzgârla sallanan bu iri yarı, saçı sakalı birbirine karışmış, etrafa pis kokular saçan Rumların göğüslerindeki beyaz kâğıtların hayali zihninden hiç çıkmamış, birçok geceler rüyasına girmiş, onu ağlayarak uyandırmıştı. Haftalar, aylar, yıllar geçti. İşte hâlâ unutmamıştı. Ne vakit Bursa lafı olsa hep onlar gözünün önüne gelirdi.
Şimdi de Müslüman topraklarına gideceğini aklından geçirdikçe hep bu çocukluk kâbusu bütün düşüncelerini sarsıyor, yeniden birçok asılmış Rum görecekmiş gibi tarif edilemeyen, sebepsiz bir korku duyuyordu…
Derin hayallerinden, sürücünün gür sesiyle birlikte atların zınk, diye durması uyandırdı. Gözleri yuvasından çıkacakmış gibi büyüdü. Korkuyla etrafına bakındı.
- Ne var? Ne oldu? Niçin durduk?
- Efendim merak edilecek bir şey yok. Geçmiş olsun. Vaktinde geldik varacağımız yere, der demez iki mızraklı, tepeden tırnağa silahlı şövalye temenna ederek Aziz Kripto’nun arabasına yaklaştı. Aldıkları emir gereği misafirlerini incitmeden, derin bir sükûn içinde indirdiler. Askerler ilk defa gördükleri bu adama tuhaf, tuhaf bakıyor, hayretten kımıldayamıyorlardı. Aziz Kripto bir dua okudu. Bu arada sürücü de yanlarına gelip önlerinde duran heybetli binayı gösterdi.
- Efendim işte burası, deyip askerlere döndü.
- Misafirimizi fazla yormadan, bekletmeden götürün. Ben atların yemlerini vereceğim, dedi. DEVAMI YARIN