AŞKIN EFENDİSİNE

Ragıp Karadayı

“Bu memleketin hakiki sahibi olduğum için mi ne? Klikya topraklarını hep kendi çiftliğim sanırım."
 
Yosunlu taşların arkasındaki vadi, yeşil deryası gibi uzayıp gidiyordu. Çalıların arasından yavrularıyla birlikte bir tavşan ailesi çıktı. Koşarak dere içine doğru uzaklaştı. Peşleri sıra bakan Kripto, sırtındaki alışık olmadığı cüppesini, omuzlarını oynatarak, eliyle düzeltip, yerleştirmeye çalıştı. Kollarını, ayaklarını uzatıp uzatıp çekti. Gerindi. Kayalar üzerinden süzülen kartallara daldı. Gördükleri ona çok şeyler hatırlatıyordu. İrileşen gözlerle baktı… Baktı...
“Eski bir tekfurun torunu utan! Utan da acıklı hâline otur ağla. Gözyaşların kuruyana kadar” diye hayıflanarak gökle yerin birleştiği yerleri, yaş dolu gözlerini kısarak bilmem kaçıncı defa yeniden taradı.
“Ah! Ah! Bu memleketin hakiki sahibi insanların mirasçısı olduğum için mi ne? Klikya topraklarını hep kendi çiftliğim sanırım. Babam anlatırdı. Ona da babası anlatmış. Her tarafını adım gibi ezberlemişim. Gitmeden, görmeden bilmek, sevmek, hatta ve hatta âşık olmak buna derler belki de. Babam bi anlatmaya başladı mı âdeta kendinden geçerdi. Gözleri küçülür, ses tonu değişirdi hepten. Süklüm püklüm o adam gider, dağ gibi heybetli, bendini yıkan sel gibi haşin ve coşkulu apayrı biri gelirdi. İbadet eder gibi bitmez tükenmez heyecanla konuşur da konuşurdu. Kıvrım kıvrım uzayıp giden yemyeşil sazlı arklar, allı, morlu gül ve meyve bahçeleri, yüksekli, alçaklı tarla çitleri, geniş taraçalı taştan ve kerpiçten evler, arpa, buğday ambarlarını andıran, şimdi çoğu cami olmuş kiliseler, başları düşük, sırtları yaralı, zayıf beygirler, yorgun, gözlerini sinek bürümüş merkepler, semiz beyaz kazlar, yeşil başlı ördekler, hatta çamurlu pis domuzlar, hayal eder dururdum. Hem de hep benimmiş, yanı başımdaymış gibi olurdum.
Karşımda cennetten bir köşeymiş gibi uzayıp giden manzara, aslında hiç de bana yabancı değil. İnişli, çıkışlı dünyama oldukça aşina şeyler hepsi de…” diyordu iç âleminde...
Efkârlandı. Dişlerini sıkarak hayıflandı Aziz Kripto. “Dedelerimin at koşturdukları, kılıç şakırdattıkları bu topraklar ya tekrar bizim olacak, ya da o pisliklerin rahat edebilecekleri bir yer olmayacak asla!” dedi hınçla, nefretle...
Gözleri kızardı, kulakları belirsiz bir uğultuyla tıkanır gibi oldu. Ne zaman hırslanırsa hep böyle olurdu. Karşısına bir Türk çıksa herhâlde acımadan onu parçalar, tereddüt etmeden çiğ çiğ yerdi! Oysa sinirlenecek, kızacak vakit değildi. Duygularına, hissiyatına hâkim olmalıydı. Bir veya birkaç ‘barbar Türk’ü bertaraf etmektense, kökünü kurutmanın, tamamını yok etmenin peşindeydi o. Tesiri asırlarca sürecek bir planı uygulamaya koyacaktı. Dikkatli, sabırlı, olmalıydı. 
O gece soyluların temsilcisi ne demişti; “Demir bir el, mangal gibi bir yürek, derya kadar bilgi, Mesih âşığı biri lazımdı.” Özlenen kurtarıcı kendisiydi!.. DEVAMI YARIN