14.08.2019 05:33
Sadettin Ökten'le medeniyet üzerine hasbihâl

Gazetemize konuşan Prof. Dr. Ökten “Batı dünyasının, insan denen varlığın evrensel sualleri karşısında kifayetsizliği giderek ortaya çıkmaktadır. Modernite bırakın bizi, kendi insanının ihtiyacına bile cevap verememekte” diyor.

Murat Öztekin - Profesör Doktor Sadettin Ökten, bir mimar ve mühendis olmasının yanında “İslam Medeniyeti” denilince akla ilk gelen isimlerden… İmam hatiplerin kurucusu olan Celâlettin Ökten’in oğlu olan Prof. Dr. Ökten, on yıllardır maziden miras kalan değerlerimiz üzerine kafa yoruyor, kitap yazıyor ve İstanbul’un medeniyet birikimini yeni nesillere aktarmaya çabalıyor. Hâliyle “Kültürel olarak ne hâldeyiz, nereye gidiyoruz?” sualini sorabileceğimiz en ehil isimlerden... Biz de öyle yaptık; “Ak Saçlı Bilge” ile bayrama has, entelektüel seviyesi yüksek bir sohbet gerçekleştirdik…

¥ Medeniyetimiz adına son yıllarda -politik konjonktürün de tesiriyle- bir arayışa giriştik. Bazılarına göre bu arayış istenen neticeyi vermedi. Osmanlıyı tekrar geri getiremeyeceğimize göre, değerlerini nerede aramalıyız?
 Bizi yetiştiren ailemizin üzerimizdeki etkisini ve hatıralarını nerede arıyorsak toplumsal ölçekte de ecdadımız olan Osmanlının medeniyet yorumunu orada arayacağız. Bu alan bizim mazimiz. Mazi her ne kadar çağdaş paradigmada küçümsense de bir zaman sürecinde yaşanmışlığı ifade eder. Her var oluş da bir yaşanmışlığın, yani bir zaman sürecinde oluşan ve gelişen varlığın ifadesidir. Yine her var oluş bir mazi hâli ve istikbali içerir. Biz de var oluşumuzu, dünden başlayarak geriye doğru uzanan mazideki birikimde arıyoruz; bütün şahsiyetli toplumların yaptığı gibi...

¥ Ya siyasi çabalar…
Siyaset toplumun hâlinin güncel tezahürüdür. Siyasette eğer bir medeniyet meselesi söz konusu ediliyor ise bu demektir ki toplumun şu anda medeniyetle alakalı ciddi meseleleri vardır. Artık medeniyet meselesi konuşuluyor çünkü moderniteyi temsil eden Batı dünyasının, insan denen varlığın evrensel sualleri karşısında kifayetsizliği giderek ortaya çıkmaktadır. Modernite bırakın bizi, kendi insanının bile ihtiyacına cevap verememektedir. Çünkü biz modernitenin zebunu olmaktan kurtuldukça kendimizi hatırlıyoruz. Modernitenin bize zorla giydirilmeye çalışılan kisvesini varlığımıza hiç uymadığını fark ediyoruz. Yine görüyoruz ki kendi medeniyetimize ait özgün kimliğimizle olan ilişkimiz de epey hasar görmüş. Arada kalmışlığın doğurduğu bir tereddüt ve arayış hâli içerisindeyiz.

İSLAM DÜNYASI KARAR SAFHASINDA
¥ Batı, ürettiği maddi değerlerin, mana planında çok işe yaramadığını, iki büyük savaşla acı şekilde tecrübe etti. Doğu ise uzun zamandır bunalımda. Nereye doğru ilerliyoruz sizce?
Doğu çok genel bir kavram. Şahsen Doğu’yu Müslim ve gayrimüslim doğu olarak ikiye ayırıyorum. Müslim dünyanın medeniyet tasavvuru vahye dayanmakta ve vahdetin ışığından bir evren, insan ve hayat temel değerler manzumesi tanımlamakta. Gayrimüslim dünyada ise insan varlığı, karmaşık mistik boyutlar arasından kaybolup gidiyor. Doğu’nun gayrimüslim üç büyük toplumu Japonya, Çin ve Hindistan modernitenin ürettiği bencil kapitalizme ram olmaktan kurtulamamışlardır. Müslim dünyaya gelince; kapitalizmin nimetleri ile yeni tanışan bu dünyanın şu an bir karar aşamasında olması icap ediyor: Bencil kapitalizmin ayartıcı somut nimetleriyle sarhoş olmak mı, yoksa soyut dünyanın vahye müstenit haberi ile insana yakışır bir hayat yaşamak mı? Sanayi devrimini üreten ruh, isteyerek kendini somuta mahkûm etmişti. Şu anda bundan kurtulması imkânsız görülüyor. İnşallah Müslim dünya bu felaketten ibret alır. 

Ecdat, insanı hep önde tutuyordu
“İslam medeniyet tasavvurunda ilahi hitap insanadır ve insan bu sebepten dolayı mükelleftir”
¥ Bir defasında “Osmanlıdan ötürü bizde en Marksist muhitte bile bir Allah fikri var” demiştiniz. Osmanlı nasıl bir İslam ve medeniyet birikimi bıraktı ki bu olabiliyor?
Ecdat, insanı muazzez bilen ve ona hürmet eden bir tasavvuru hayata geçiren uygulamalar yapmıştı. Her uygulamanın ardında fikri ve duygusal bir birikim söz konusudur. İslam medeniyet tasavvurunda ilahi hitap insanadır ve insan bu sebepten dolayı mükelleftir, teklifin şerefinden doğan bir niteliği vardır ki o da yeryüzünden “halifetullah” olmasıdır. Bu soyut yapı insanı çok mutlu ediyor. Bu mutluluğu eskilerin bize intikal eden hatıralarında ve kendi hayatımızda bugün dahi görüyoruz. 
¥ Millet olarak değer yargılarımız süratle değişiyor. Bunun arka planında ne var; bir anaforda mı sürükleniyoruz, yoksa görmediğimiz bir şuur var mı?
Yüzeysel bir gözlem yaparsak görünürde biçimlerin değiştiğini müşahede ederiz. Kanaatime göre bunun sebebi çok geç olmakla birlikte modernitenin hâkim olduğu dünya ile büyük kitlelerin tanışmasıdır. Bu tanışma ilk andaki heyecan ve şaşırma duyguları ile hâlen devam ediyor. Ancak bir toplumun kendi değer yargılarını bırakması hiç de kolay değildir. Hatta imkânsıza yakın bir zorluktur bu. Çünkü değer yargılarınızı bıraktığınızda kimliğinizi de terk etmiş olursunuz. Bana göre zahirde görülen bu yabancılaşma bir çocukluk veya gençlik hevesinden başka bir şey değildir. 
¥ Devamlı zenginleşmenin Türkiye’deki muhafazakârlara iyi gelmediği söyleniyor. Yaşanan durumda dünyevileşme kadar yeşermeye başlayan gelenekten uzak bir İslam yorumunun da payı yok mu?
Ülkede yaşayan Müslüman kesim, siyasal erkin müsaadesi ve tanıdığı imkânlar ile maddi dünya ile tanıştı. Çünkü o siyasi erk de o kesimin içinden çıkmıştı. Her tanışıklık gibi bu tanışma da şöyle veya böyle adlandırılan bir savrulmaya sebep olmuştur. Ancak toplumsal hadiselere çok kısa zaman periyotlarında ve sınırlı örnekler üzerinde değerlendirmemek gerekiyor. Buradaki esas mesele madde ile tanışan Müslüman dünyanın kendi değerleri muvacehesinde bu imkânı nasıl yorumlayıp kullanacağıdır.

SENFONİDEN KAKOFONİYE… 
¥ Medeniyet denilince akla şehirler geliyor… 50’lerden beri Türkiye’deki tarihî mimari dokuyla birlikte eski şehir kültürü de kayıplara karıştı. İstanbul özelinde düşünecek olursak şehir kültürü nasıl bir hâle bürünüyor?
Şehir kültürü şehirde yaşanan toplumsal hayatın ürettiği büyük bir biçimler “senfonisi” veya “kakofonisidir”. Bir toplumda kimlik buhranı varsa yani toplum kimliğini oluşturan soyut değerlerden yaşamak için gerekli biçimleri oluşturamıyorsa o zaman şehir hayatı da ahengini kaybedecektir. Senfoni kakofoniye dönüşür. Kitle moderniyetle bizzat tanışıp onun kapitalist versiyonunu tecrübe edene kadar Osmanlı medeniyet yorumunun biçimleriyle yaşamaktaydı. Kitlenin muhatap olduğu şartlar değişince yeni biçimlerin de hayata girmesi kaçınılmazdır. Şehir bu biçimlerin hemen net ve somut olarak göründüğü mekândır. Şu an itibarıyla meselemiz; İslam medeniyetinin temel değerlerinden bu güne ait zaman ve zemin artlarına göre yeni biçimler üretmektir. Maziyi muhabbetle yâd ediyoruz, maziden öğreniyoruz ki geçmişin biçimleri ile bugün yaşayamayız. Ancak İslam medeniyetinin değerleri evrenseldir, yani her zaman ve mekânda geçerlidir. Bu temel kabul üzerine yeni bir biçimler kompozisyonu inşa etmek mecburiyetindeyiz. Bu inşa süreci başladığında tezahürlerini hemen şehir üzerinde görmemiz mümkün olacaktır.

Modern kadrolar medeniyetimizi
 ¥ Tarihî yapılardaki tahribatlara, restorasyon hatalarına karşı en azından sosyal medyada, hassas bir millet olduk. Bu hassasiyeti sıhhatli buluyor musunuz?
İşaret ettiğim gibi, bir sosyal hadiseye hele medeniyet perspektifi bahis konusu olunca yeteri kadar geniş bir safhadan bakmak gerekiyor. Ülkemizde İslam medeniyetinin Osmanlı yorumuna ait özgün eserler yeni bir medeniyet dairesine geçtik iddiasıyla kör kazmanın kurbanı oldu. Bunu bir eleştiri ya da yakınma olarak söylemiyorum. Eleştiri ve yakınma hakkım baki kalmak şartıyla, objektif bir tespit olarak söylüyorum. Maddi eseri ortadan kaldırınca onunla ilgili bütün bir âlemi de hayatın dışına itmiş olursunuz. Osmanlı birikimi kendisini hiç anlamayan kasıtlı ve modernist yorumlar ile tarih kitaplarına hapsedilmek istendi. Bugün eğer o dönemden kalan eserler tamir ve bakım sürecinden geçiyorsa ben bunu kimliğimi tekrar diriltmek hususunda bir ilk adım olarak görüyor ve şükranla karşılıyorum. Bu istikamette daha nitelikli çalışmaların mutlaka yapılması gereğini de bilhassa vurguluyorum. Ancak bu nitelikli bakım tamir ve onarım işini yapan kimselerin duygu ve düşünce olarak önce Osmanlı kimliğini bilmesi, bu nitelik asla yetmez, sonra onu benimsemesi, sevmesi ve o kimlik içinde varlığını tanımlaması gerekiyor. Modernitenin eğittiği kadroların benim hayal ettiğim ve düşündüğüm bakım, onarım ve tamir hizmetini yapması asla mümkün değildir. Çünkü o yapının dilinden anlamaz. Onu inşa eden ruhun hassasiyetine ortak olamaz ve o düşünce ve duygu dünyasına giremez. Yıllar önce bu şehirde bana “Ne yapalım?” sorusu sorulduğu zaman diyordum ki: Tarihî Yarımada’da bir yapıdan bir taş düşmüşse onu alın bir kenara koyun, çünkü biz bugün bu yapıların dilinden anlamıyoruz, anlayamayız. Belki bir gün bir nesil gelir de bu yapıların dilinden anlar ve o taşı ancak o nesle müntesip bir adam yerine yerleştirir.

 

 

 

 

YORUMLAR