30.04.2021 02:56
Amerikan rüyasından modern göçebeliğe

Aldığı 3 büyük Oscar’la sinema gündeminin merkezine yerleşen Çinli sinemacı Chloe Zhao’nun “Nomadland” filmi, karavanlı “modern göçebeleri” merkezine alarak, başka bir ABD tasviri sunuyor. Ama bunu yaparken fakirliği romantize ediyor.

MURAT ÖZTEKİN

93. Akademi Ödüllerine damgasını vuran “Nomadland” senenin en çok merak edilen filmleri arasına yerleşti... Eseri, “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu” mükâfatlarının yanı sıra “En İyi Yönetmen” Oscar’ını alan Chloe Zhao, Asyalı kadın yönetmen olarak bir ilki başardı. Geçen sene Güney Kore yapımı “Parazit”i “En İyi Film” seçen Akademi, böylelikle kapılarını iyiden iyiye Uzak Doğu’ya açtı. Bu ise sinema endüstrisinde, Uzak Doğulu isim ve eserlerin daha çok ön plana çıkacağı manasına geliyordu.
Peki, daha evvel Türkiye’de İstanbul Film Festivali çerçevesine gösterilen “Nomadland” Oscar’ı ne kadar hak ediyordu?
Filmin başında 12 yaşından beri çalıştığını söyleyen yaşlı kadın, sosyal sigortasında sadece 550 dolar biriktiğini anlatıyor. İntihardan vazgeçtiğinden bahsettikten hemen sonra...
Yani bir başka “Amerikan rüyası” anlatan yönetmen Chloe Zhao, bunun için ABD’de kendilerine “nomad” denilen ve karavanlarda yaşayarak, oradan oraya sürüklenen 3 milyon “modern göçmen”den ilham alıyor. Eserin merkezinde ise usta oyuncu Frances McDormand’ın canlandırdığı Fern isimli bir kadın var. Hayatındaki her şeyi geride bırakan Fern, bir karavana atlayarak fiziki olduğu kadar fikrî de bir seyahate çıkıyor. Amazon’un kısa dönemli işçilerinden biri olarak çalışıp, fast food zincirlerinde yağa bulanan kadın, sistemin bir kenara ittiği ama çalışmak zorunda olan başka yaşlı göçebelerin dünyasına bizi dâhil ediyor.

FAKİRLİK ROMANTİZMİ
“The Rider” gibi filmlerle neo-western janrını dokümanter sinemaya yaklaştırarak “nevişahsına münhasır” işlere imza atan yönetmen Zhao, Oscar’a damga vuran eserinde de aynı damar üzerinden ilerliyor. “Nomadland” aslında hâkim kadın söylemleriyle şekillenmiş bir kaçışa odaklansa da, meşhur 2008 Krizi’nin hemen sonrasında geçen hikâyesiyle neo-liberal dünyanın bir kenara attığı yaşlı insanlar üzerinden tesirli bir sistem tenkidi sunuyor. Hâliyle pandemi sebebiyle kendisini bir anda büyük bir ekonomik buhranın içerisine bulan bütün dünya insanlarına dokunmaya muvaffak oluyor. Ama bu durum, birçok sinemacının da belirttiği üzere bazen bir fakirlik romantizmine de dönüşebiliyor.

McDORMAND FAKTÖRÜ
“Nomadland” hikâyesinden ziyade, seyircide uyandırdığı hissiyatlar üzerinden etkili olan bir film. Hem seçilen üslup hem de oyunculukların (birçoğu amatör isimler) kazandırdığı bir realizm bunu güçlendiriyor. Bu noktada, Frances McDormand, belki de en ustaca performansını sergiliyor ki yerinde farklı bir oyuncu olsa film başka bir hâle bürünürdü.
Öte taraftan zaman zaman belgesele çok yaklaşan anlatım ve zayıf hikâye tercihi, sinema tecrübesini tatsızlaştırabiliyor. Filmde hayatın her anının gereksiz bir gerçekçilikle tasviri de her defasında tat vermiyor. Bir kadın hikâyesiyle, kapitalizmin o kadınlara nihayetinde reva gördüklerinin filmde birlikte yer alması da bana oldukça ironik geliyor.

PANDEMİ ZAMANININ RUHU
Hasılı “Nomadland”in büyük bütçeli işlerin saklandığı pandemi senesinde, 3 Oscar alması, zamanın ruhuna uygun. Ama normal bir sene geçirseydik sanırım aynı şeyleri söylemek pek mümkün olmayacaktı...

YORUMLAR