Tebliğ yolunda bir ömür

Tebliğ yolunda bir ömür

Kıtlık kuraklık olunca peygamberlere gelir dua isterler. İşler rayına girince yalpalamaya başlarlar. Yine isyan, yine inkâr, yine istihza…

Menkıbe Lübnan’da geçer. Bek şehrinde. 
İlyâs bin Yasin ibadetini kenarda kuytuda yapan, tefekkür için kırları bayırları dolaşan bir mümindir, Peygamberlikle vazifelendirilir daha sonra. 
Bek kralı ve hanımı önceleri doğru yoldadırlar. Komşu hükümdarlar ise Ba’l putuna tapar. Ba’l, altından yapılmış bir kadın heykeli olup, başında inciden taç vardır, gözlerine zümrüt yakut yapıştırırlar...
Sarayın yanında emsalsiz bir bahçe vardır. Bek kralı zaman zaman hanımı ile oraya gider ferahlar. Bol bahşiş bırakır, bahçıvanın gönlünü yapar. 
Kralın karısı bu bahçeyi koymuştur kafasına, nitekim eşinin seferde olduğu günlerden birinde “vay sen misin laf eden benim kocama” adamı aldırtır, içeride öldürtüp el koyar malına. 
Kral dönünce “hayır” der “olmadı, bu bize yakışmaz!” 
- Ama ben senin için istemiştim.
- Yaptığın hoş değil, külliyen hata. Şimdi bekle gör bakalım, neler gelecek başımıza? 

VÂRİSLERİNE VERİN
İlyas aleyhisselâm da vâkıf olur mevzuya.  Kral’a “tövbe etmek güzel de” der, “gasbedilen bahçeyi vermen lâzım bahçıvanın çocuklarına.” 
- Peki ya vermezsem? 
- İkiniz de öldürülürsünüz, cesetleriniz kalır ortada.
Kral yaptığının zulüm olduğunu bilir ama bahçeyi vermeye yanaşmaz, aksine İlyas aleyhisselâm ile arasına mesafe koyar. 
Büyük nebi canına kastedilen saldırılardan kurtulur, dağlarda ovalarda yaşamaya başlar. Gönül huzuru ile ibadetini yapar. 
Bu arada kral civar hükümdarlara uyar ve 10 metre boyunda bir Ba’l yaptırır. Millet merakla gelip bakar. Derken eğilip kalkar, secdeye kapanırlar. Heykel put olup çıkar. Beldenin ismi put ile anılır, Ba’l-Bek (Baalbek) diye bilinir civarda. 

KURAKLIK KAVURUNCA 
 Ancak memleketin beti bereketi kalmaz. Dayanılmaz bir kıtlık başlar. Kralın hazinesi altın doludur ama satın alacak arpa tanesi bile bulamadıktan sonra? 
Ve bir soru kafalarını kurcalar. “Bu musîbete; İlyâs’ı dinlemediğimiz için mi uğradık acaba?” 
Arar, tarar, Hazreti İlyas’ı bulurlar. Susuzluktan şikâyet ederler yana yakıla. 
- Demek ki Ba’l putu yağmur yağdıramıyor! 
Kendi elleriyle yapmışlardır. O kuru taşın bir şeye gücü yetmeyeceğini bilirler pekâlâ. 

ZEMİN SUYA DOYAR 
İlyâs aleyhisselâm davet üzerine tekrar Ba’l-Bek’e döner. Yaratan, yaşatan, nimetler yağdıran Rabbimizi anlatır büyük bir sabırla. Sonra halkı toplar ellerini açarlar. Denizin üzerinden bir bulut kalkar, tatlı tatlı ve uzun uzun yağmur yağar, toprak suya kanar. O mevsim zemin zümrüt kesilir, dereler pırıldar, bağları bahçeleri gümrah bir yeşil sarar. Hayvanları gürbüzleşir, mahsulleri para eder, iyi kazanırlar.  
İşler rayına girip, keyifler yerine gelince tekrar yalpalamaya başlarlar. Yine isyân, istihza, inkâr…  
İlyâs aleyhisselâm’ı dinlemez olurlar. Artık onların doğru yola gelmeyecekleri kanaati hasıl olur ve “kendisini bu azgın kavimden ayırması için” duâ eder Cenâb-ı Hakk’a...

ELYESA ALEYHİSSELÂM

Hazreti İlyas Ba’l-Bek’ten ayrıldıktan sonra, yolu bir köye düşer. Bu insanlar başkadır, samimi davranırlar. Onu ağırlamaktan şeref duyarlar.   
Misafir kaldığı evin hasta bir oğlu vardır (Elyesa bin Ahtub). Bakar annesi çok üzülüyor, abdest alır, iki rekât namaz kılar ve şifâ bulması için yakarır Allahü tealaya. 
Çocuk iyileşir, ayağa kalkar ve o günden sonra yanından ayrılmaz. İlyas aleyhisselâm ile Tevrat okur, mükemmel bir âlim olur kısa zamanda. 
Hazreti İlyas Kasiyun Dağı’na çekildiğinde Elyesa aleyhisselâm da vardır yanında.  
Mübarek, vazifesini sadâkatle yapar ama inkârcılar onu çok üzer çok yorar. Vakit saat gelince ateş renkli bir binek gelir, biner havalanırlar. 
Halk arasında Hazreti İlyas’ın ölmediği, her hac mevsimi Hızır aleyhisselâm ile buluştuğu söylenir...
İsrâiloğulları tekrar azgınlık ve taşkınlık içine düşer, Elyesa’ aleyhisselâm nasihat vermeye çalışır, aldırmazlar. 
Halbuki Erîha şehrinin suları acılaştığında gelip, yardım talebinde bulunacaktırlar. Elyesa’ aleyhisselâm suyun içine bir parça tuz atıp; “Tatlı ol!” der, lezzetli bir su olur anında. Tuz bahane, yapan yaratan Allahü teala. 
Borçlu ve dul bir kadın, fakirliğinden dert yanınca sorar: “Evinde neyin var?” 
- Bir avuç yağım, hepsi o kadar. 
Duası bereketiyle yağ öyle artar ki evdeki diğer kaplar da dolar. Kadıncağız bunları satıp borçlarını öder kolaylıkla. 
Kavmi bu ve buna benzer mucizelere şahit olur ama iş iman ve ibadete gelince ağırdan alırlar. Zaten o günlerde iktidar kavgası yaşanmaktadır, kabîleler kıyasıya bir mücadeleye girer, birbirlerini yıpratırlar. 
Hâl böyle olunca güçten düşer ve boyun eğerler Asûr kralına. 
Esir ve zelîl olunca Hazreti Elyesa’ya hak verirler ama… 
Meğer ki geçmiş ola... 

ZÜLKİFl ALEYHİSSELÂM

Elyesa aleyhisselâm tebliğ yolunda ihtiyârlayıp vefâtı yaklaşınca sorar: İçinizde halîfem olmayı kabul eden var mı? Sadece üç şartım var: Gece namaz kılacak, gündüz oruç tutacak ve hüküm verirken insanları kırmayacak. 
Aralarından Bişr adlı bir genç kalkar; “Ben üzerime alırım Allah’ın yardımıyla.”
- Ama bu kavim içinde senden büyükler var!
Sonra ikinci defa aynı teklifi yapar, kimsede ses yok, yine o genç kalkar. “Ben bu kıymetli vazifeyi layığı ile yerine getirmeyi üstleniyorum.” Hadise üçüncüde de aynen tekrarlanınca Hazreti Elyasa onu yerine halife bırakır. 
Gerçekten halis bir insandır, denildiği gibi geceleri namaz kılar, gündüzleri oruç tutar. İnsanları sabırla dinler, kimseye kızmaz. 
İblîs bu vazifeyi yaptırmamak için hilelere başvursa da aciz kalır genç müminin ihlası karşısında. 
Gün gelir onu Zülkifl (kefilliği sadakatle yerine getiren) diye anarlar civarda. 
Ve bir süre sonra nübüvvet ile şereflendirilecek, katılacaktır nebiler arasına. (Aleyhissalatü vesselam)

 

 

14.05.2019 - 07:08