Efendimizin hırkaları: Hırka-i Şerif, Hırka-i Saadet

Efendimizin hırkaları: Hırka-i Şerif, Hırka-i Saadet

İstanbul’da, Peygamber Efendimizden yadigâr iki tane hırka var. Biri Kaside-i Bürde sahibi Ka’b bin Züheyr’e (radıyallahu anh) hediye edilen Hırka-i Saadet, diğeri de Veysel Karani hazretlerine yollanan Hırka-i Şerif.

İstanbullular bir gününü mutlaka Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek hırkasına ayırır, kainatın serverine salavatlar okur, Fatiha’lar yollar, şefaatine kavuşmayı umarlar.
Zikrolunan hırka her sene Ramazan-ı şerifin ilk cuması ziyarete açılır. Hırka-i Şerif Camii yıkanır, paklanır, nurlu hırka sandukasından çıkarılıp camekâna alınır. Eskiden yakından görmek koklamak da mümkündü (muhteşem) ama kalabalık çok arttı son yıllarda. Artık nasibinizi önünden geçtiğiniz saniyelerde arayacaksınız, o muhabbet size kapılar açacaktır mutlaka.
Dı diyelim, bu sene maalesef.
Tevbe ya Rabbi tevbe hata râhına gittiklerime... Bilip ettiklerimize bilmeyip ettiklerime...

HIRKA-İ SAADET
Kâ’b bin Züheyr ünlü şair Ebû Sülma’nın torunu ve Muallaka şairi Züheyr’in oğludur.
Zaten bu ailede herkes kalem ehlidir, halaları Hansâ ile Sülmâ, Kardeşi Büceyr, oğlu Ukbe, torunu Avvâm ve Kureyd şair ve şairelerdir.
İslam’ın ilk yıllarında mahalle baskısı şiddetlidir, Kâ’b da eşrafın tesirinde kalır. Kardeşi Büceyr’in kendisine sormadan Müslüman olmasına çok kızar ve Efendimiz hakkında hicivler yazar. Hâlbuki Resul-ü Ekremin nasıl zarif, kibar, hatırnaz olduğunu iyi bilir.
Bu affedilecek bir hata değildir, kabilesi Müzeyne bile sığınma talebini reddeder, git başına çaresine bak der kapıyı kapar.
Bir süre kuytulara çekilir, muhasebe yapar. Hâlbuki kardeşi Büceyr onu hiç kırmamış üzmemiştir. Bu defa onu dinler ve özür dilemek için Medine’ye yollanırlar. Efendimiz ve eshabı oturmuşlardır. Meclise girer ve Fahr-i âleme hitaben “Bâ-net Suâdü” (sevgili uzaklaştı) mısraı ile başlayan kasidesini okur. Efendimiz çok beğenir, sırtlarındaki hırkalarını (bürde) çıkarır ve omzuna bırakırlar. İşte o şiirin adı Kaside-i Bürde olarak kalacaktır bundan sonra.
Aleyhisselatü vesselam Efendimizin hediye ettiği hırka, Hazret-i Muaviye tarafından Kâ’b bin Züheyr’in vârislerinden satın alınır. Emevîlerden, Abbasîlere geçer ve Mısır’ın fethinde Mekke Şerifi tarafindan Yavuz Sultan Selim Han’a teslim edilir.
İstanbul”a getirilen “Emânât-ı Mübâreke”, Topkapı Sarayı Enderununda Has odaya yerleştirilir. Hafızlarımız 5 asırdır bir lahza ara vermeden Kur’ân-ı kerim okur Efendimizin pak temiz müberra mücella ruhuna.

YEMEN ELLERİNDE
Üveysi Karni bizim bildiğimiz adıyla Veysel Karani, Efendimizin risâletini duyar duymaz Müslüman olur ve aşkla yanıp tutuşmaya başlar. Fahr-i âlemi görmeyi çok ister, lakin âmâ bir anacığı vardır. Onu yedirmeli, içirmeli, hizmetine dönmelidir. Çok istese de bırakıp gidemez hasretiyle yanar. Tam bir zahiddir. Ölümü yastığının altında bilir, kalkınca karşısında tutar. Hiçbir günâhı küçük görmez, isyandan ödü kopar.
Efendimiz zaman zaman o cihete döner “Yemen tarafından rahmet rüzgârı esiyor” derler. “Ümmetimden bir kimse vardır ki, kıyâmette Rebîa ve Mudâr kabîlelerinin koyunlarının kılları adedince kişiye şefâat eder”
Eshâb-ı kirâm sorar: “Yâ Resûlallah kimdir o?”
- Üveys!
- Nerelidir?
- Karnlıdır.
- O sizi gördü mü?
- Baş gözü ile görmedi.
- Hayret size bu kadar âşık olsun da, koşmasın huzurunuza.
- Gelmediyse dinine bağlılığındandır. İhtiyâr bir anası vardır. Gözleri görmez, elleri tutmaz. Üveys deve güder, kazandığını annesine harcar.
Hazret-i Ebû Bekr sorar: “Peki biz onu görür müyüz?” Efendimiz “Sen göremezsin” buyururlar. Ardından Hazret-i Ömer ve Ali’ye döner “Siz onu görürsünüz! Avucunun içinde bir miktâr beyazlık vardır. Ama baras değil asla!”
Resullulah Efendimiz baki aleme yürümeden evvel Üveys-i Karnî’yi hatırlar “hırkamı ona götürün” buyururlar. “Selâmımı söyleyin, ümmetime duâ etsin.”
Ki Server-i Kainat miraca çıktığında sırtında bu hırka vardır, mübarek teri ve teni ile ıtırlanmıştır adeta.

EMANETİ SAHİBİNE
Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali nurlu emaneti teslim için yola çıkar. Sorar soruşturur Üveys’i bulurlar. O esnada namaz kılmaktadır. Selam verince misafirlerini görür, buyrun der kibarca.
- İsminiz?”
- Abdullah (Allah’ın kulu)
- Ama hangi Abdullah?
- Beni Üveys diye tanırlar buralarda.
- Sağ elini açar mısın?
Bakarlar o leke, sanki avucunda gümüş para.
- Aleyhisselatü vesselam Efendimizin sana selamı var. Mübarek hırkalarını gönderdiler “alıp giysin, ümmetime de duâ etsin” buyurdular.
- Yâ Ömer! Ben günahkâr bir kulum. Sizin aradığınız başka biri olamaz mı acaba?
- Hayır yâ Üveys! Aradığımız sensin. Resulullah eşkâlini, vasıflarını bir bir belirtti, Ali de şahittir buna.
Üveys, Hırka-i şerîfi edeble alır. Öper, koklar. Sonra hürmetle yere yayar, yüzünü koyar. Ümmet-i Muhammed’in bağışlanması için ağlamaya başlar... “Ya Rabbi” der, “Efendimiz benim gibi bir âcize, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali gibi sultanlarla mübarek hırkalarını yollamışlar. Sen dahi Ümmet-i Muhammed’i bağışla. O’nun ve O’nun hırkasının hatırına...”
Tam o esnada Karenliler gelir, “misafirlerinle ilgilensene” derler. Üveys-i Karnî yanık bir “ah” çeker, “ah o hâli bozmasaydınız var ya!”
Hırka-i şerîf yılar sonra Van İrisân beylerine gelir ve 1618’de İkinci Osman Han’a hediye edilir. Sultan Abdülmecîd Han, Hırka-i şerîf için Fatih civarında muhteşem bir cami inşa ettirir.

RÜYADA GELEN HIRKA
Muhammed bin Saîd Şerefüddîn, mağripli bir berberidir. Babası Fas, Busayr’dan geldiği için “Busayri” lakabıyla anılır.
Kahire’nin gözde medreselerinde okuyup icazet alır ve bir süre maliye kâtipliği yapar. Mesai arkadaşları arasında Hıristiyan ve Yahudiler de vardır. Bu yüzden muharref Tevrat ve İnciller üzerine çok araştırma yapar, onlara deliller sunar.
Siyer ve hadis üzerine okumadığı kitap kalmaz. Zahiri ilimleri ikmal ettikten sonra tesavvuf yolunda elinden tutacak bir pir arar. Ebü’l-Abbâs Mürsî kanalıyla, Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerine intisap eder, nurlu şerifin terbiyesinde hâllere sırlara kapı aralar.

DERT VE DEVA
Dergâhta Serveri kâinat aşkıyla dolup taşar, kalbini kalemine açar. O güne kadar sadece reddiye hazırlamıştır hâlbuki sevdirmek daha tesirlidir. Efendimize mersiyeler yazacaktır bundan sonra
Âdeta taşar beyitere sığmaz. Olacak bu ya o günlerde nüzul iner, bir yanı kontrolden çıkar. Hekimler ellerini çaresizlikle iki yana açarlar. O da Seyyid-ül Mürselin’e sığınır. Bir gece rüyâsında Fahr-i Kâinat’ı görür, ona “şiir okumasını” emr buyururlar. “Ya Resulullah sizin adınıza yüzlerce kaside yazdım, hangisini arzu edersiniz acaba?” Efendimiz “El-Kevâkib-üd-Düriyye fî Medh-i Hayr-ül-Beriyye”nin ilk beytini terennüm edip, susarlar. Gerisini İmam-ı Busayri tamamlar. Sular seller gibi çağıldar, Resul-ü ekrem ziyadesiyle memnun kalır, mübarek elleriyle sıvazlar ve sırtından bürdelerini çıkarıp üzerine bırakırlar. İmam-ı Busayri anlatılmaz bir hazla uyanır.
Aaaa... Hastalığından eser kalmamıştır. Söz konusu hırka üstündedir ayrıca.
Derhâl abdestini alır, sabah namazı için mescide koşar. Yolda rastladığı bir derviş (Ebü`r-Reca) “Ey Busayrî” der “bir kaç beyit lütfetsene bana”
Bir kasideye başlar.
-Hayır hayır onları biliyoruz. Fahr-i âleme sunduğunu okusana!

25.04.2020 - 04:59