Bereket atların alınlarındadır

Bereket atların alınlarındadır

“Atlar gibi binilen nice hayvanlar vardır ki, onlar binicilerinden daha hayırlıdırlar. Allah’ı daha çok zikredicidirler.”

Server-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün hayvanları sever ama atlara karşı hususi bir muhabbet besler. Boyunlarını yelelerini okşar teveccüh buyururlar.
“Atlar seher vakitlerinde şöyle duâ eder: Allahım! Beni, bana sahip kıldığın insanın ailesinin ve mallarının en çok sevdiklerinden eyle.”
At, İslâm’ı yaymak duyurmak, Müslümanların imdadına koşmak, için alınırsa Allah içindir, beslemek yetiştirmek sevap kazandırır insana.
Ya da üretip satarsın, yük taşıtır, kervancılık yaparsın. Helalinden kazandırır, geçim vesilesi olur sana.
Bazıları da alayiş gösteriş peşindedir, hayvanı pahalı koşum takımları ile donatır, kibirle üstüne kurulurlar. Bir kısmı da atlarını yarışa sokar, üstüne bahis oynar. Mâlum kibir ve kumar şeytanı sevindirir anca.

MASRAF KESİR…
O yıllarda insanlar bile doya doya arpa yiyemez, at beslemek çoğunun bütçesini aşar. Hayvanı eğitmek, savaşa hazırlamak vakit ister ayrıca. Bu yüzden Efendimiz ganimet dağıtırken atların payını da ayırırlar.
Allah yolunda beslenmek amacıyla alınan at için verilen para sevaptır; onun binilmesi, ödünç olarak alınıp verilmesi ve yemi de sevaptır.
Peygamberimiz biniciliği teşvik eder, yarışlar tertipler, kazananları mükâfatlandırırlar.
Kendileri de iyi süvaridir, atlarını talimli tutarlar.

İSİMLERİYLE ÇAĞIRIRLAR
Peygamber Efendimizin ilk malik olduğu atın adı Sekeb’dir (Su gibi akıcı) Rengi yağız, alnı akıtmalı, ayakları sekilidir.
Ferve bin Ömer’in hediyye ettiği iki attan biri olan Zirab güçlü bir hayvandır. Diğeri beyazdır, ahenkli bir kişnemesi vardır. Efendimiz bu yüzden onu Mürtecil diye çağırır. Mürtecil, irticalen konuşan, hazır cevap demektir.
Rebia bin Ebi’l-Berâ hediye ettiği Lahîf (ıstırap çekmiş) iri bir attır, kuyruğu kalındır, gölgesi yorgan gibi düşer toprağa.
Lezâr da cins bir hayvandır, onu Mukavkıs göndermiştir, saraylıdır bir bakıma.
Verd adı gibi gül renklidir. Bir bedeviden yirmi deve karşılığı satın alınır. Onunla nice zaferler kazanılır.
Sebha (yüzgeç) koştuğu zaman ön ayaklarını yüzer gibi attığı için bu ad takılır.
Fahr-i Âlem’in Yemenli tacirlerden satın aldığı Bahr çok süratli bir attır. Onun için “Mâ ente illâ bahren” buyururlar. Yani sen denizden başka bir şey değilsin!
Meşhur tarihçi İbn-ü’l Esîr’in kavline göre Bahr simsiyah bir attır.
Onlardan başka Rescil, Zü’l-Limme (uzun yeleli), Zü’l-Ukkal (zeki), Sirhân (kurt), Mirvâh (rîh yel gibi), Melâvih, Mendûb (sevimli), Necîb (seçkin müstesna), Ya’yûb (uzun boylu), Ya’sûb (arıbeyi) adlı atları vardır.
Sahibi onlardan onlar sahiplerinden razıdırlar.

YARIŞ ATLARI AT YARIŞLARI
Atlar 5 yaşını bitirince güzelleşir, güçlenir, süratlerinin zirvesine varırlar.
Peygamber Efendimiz de yarışır mıydı diye sorulduğunda Enes (radıyallahu anh) “Evet, yarışırdık” der, “Rasûlullah, Sebha (kıraç sahra) adlı atıyla herkesi geçmişti mesela!”
Medine’de ilk yarış “Halebat” meydanında yapılır. On atın katıldığı yarışı Hazret-i Ebubekir’in atı kazanır. Ona “El Sabık- Geçmiş olan” lâkabı takılır.
Efendimiz Hicretin 5. yılında da at ve deve yarışları tertip ederler. Kimin iyi bir hayvanı varsa alır gelir, çizgiye sıralanır. İşin sevk ve idaresi Hazret-i Ali’ye bırakılır. O da Sürâka bin Mâlik’ten yardım ister. Kaide basittir, süvariler ilk iki tekbirde hazırlanacak, üçüncü ile ileriye atılacaklardır.
Hazret-i Ali (keremallahü vecheh) bitiş noktasında durmakla kalmaz, bir çizgi çeker, iki tarafına iki adam koyar. Hak geçmesin diye kılı kırk yarar.
Nitekim yapılan yarışlarda Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) atlarından Lizaz (tatlı, lezzetli) ve Zarib (küçük tepe, keskin taş) akranlarına fark atar. Süvarisi Ebû Üseyd es-Sâidî’dir yakışır atına. (Vâkıdî)
“Rasûlullah Efendimiz, hem husûsî beslenen çevik ve kuvvetli atları yarıştırır, hem de vasatları… Yani zengin fakir herkes hevesini alır sonunda.
Cins atlar, Medine Hafya’dan kopar, Seniyyetü’l-Vedâ’ya (takriben 10 km) koşar. Sıradan atlar ise Seniyyetü’l-Vedâ’dan çıkar, Benî Zurayk Mescidine ulaşırlar (2 km civarında).
Bize bunları bildiren Abdullah ibn-i Ömer de yarışa katılanlar arasında.

MÜKÂFAT
Efendimiz yarışta birinci olan atın sahibine 3 Yemen elbisesi mükâfat verir. İkinci 2, üçüncü ise 1 elbise alır.
Dördüncü gelen atın sahibine 1 dinar, beşinci gelen atın sahibine ise 1 dirhem verilir. Altıncı gelen atın sahibine de “hayvan yemi” düşer. (Abdülhalik en Nuveyri)
İki yarışçıdan biri, diğerine “Beni geçersen, sana şu kadar. Ben geçersem, bir şey istemem” derse bir mahzur yoktur yarışta. Eğer iki taraflı ise “Sen geçersen, şu kadar veririm. Ben geçersem, bu kadar alırım” derse kumar olur.
“Atın alnındaki tüyleri, yeleleri, kuyruğunu kesmeyin. Çünkü kuyruğu sinekleri kovalar, yeleleri onu ısıtan elbisesidir, alnında ise hayır bağlıdır.” (Ebü Dâvûd, Cihâd)
Cerîr (radıyallahü anh) anlatır: Resûlullah’ı atın alnındaki tüyleri parmaklarıyla bükerken gördüm şöyle diyordu: “Atın alnına kıyâmet gününe kadar hayır bağlanmıştır. Bu hayır, cihad sevabı ve ganimettir.”

ŞANSLI DÜLDÜL
Medineliler katır bilmez. Mısır Hâkimi Mukavkıs’ın Efendimize hediye ettiği Düldül ile karşılaşınca çok şaşırırlar. Garip hayvana “el-Himâretü’ş-Şâmiyye” (Şam merkebi) adını takarlar. Bu İmam-ı Suyûtı’nin el-Evâil’inde yazar.
Düldül, Efendimizin devesi Kasvâ
gibi kır renklidir. Server-i âlemden sonra da uzun yıllar yaşar, beli bükülür, dişleri dökülür. Müminler onu ezilmiş arpayla besler, hoş tutarlar.
Bu arada Red-Kit’in atına Düldül
denmesi hiç hoş değil!
Sormak lâzım. Müslümanları rencide etmeye ne hakları var?

SAKIN KİMSEYE SÖYLEME!
Eşraftan birinin çok cins, albenili bir atı varmış. Meraklıları gözlerini ayıramaz, reddi zor tekliflerde bulunurlarmış. Ama sahibi satmayı hiç düşünmediği için teşekkür eder geçer, kibarca ayrılırmış... Bir gün atıyla gezintiye çıkmış, ikisi de çok keyifliymişler, dereleri tepeleri aşmış hafiten çöle açılmışlar. Atı topak topak kum kaldırıyor, ardında gittikçe büyüyen bir toz bulutu bırakıyormuş.  Aaa o da ne! Yarı sürünen bir adam, son çabasını harcamakta.
Derhâl atından atlamış, kırbasını adamın ağzına dayamış.
Adam birkaç yudum içince ferahlamış. Sormuş “aç mısın?”
-Evet beyim çok açım.
-Heybemde biraz sevik ve hurmam var, dur getireyim sana.
O heybesi ile uğraşırken yolda kaldığını sandığı adam birden fırlamış atın üzerine sıçramış.
Artık onları tutmak ne mümkün, atının arkasından bakakalmış.
Hayırsever “biraz durup dinler misin?” diye bağırmış.  Hırsız dönmüş kendince emniyetli bir mesafede durup sormuş: “Evet ne söyleyeceksin bana?”
-Biliyorum atım gitti ve seni yakalamam mümkün değil artık. Yalnız rica ediyorum bunu kimseye anlatma.
-Anlatırsam n’olur?
-Çölde kimse kimseye su vermez bir daha!

26.04.2020 - 03:22