Sefînetü’s-sahrâ

Sefînetü’s-sahrâ

“Deveye bakmazlar mı nasıl yaratılmıştır?” (el-Gāşiye)

Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) mahlukâta karşı çok müşfiktir, hayvan hakkından pek çekinir.
At, koyun ve kedi beslediklerini biliyoruz. Ve elbette deve...
Kutlu Kusvâ, adını kulağındaki bir kesikten alır, gri renkli (şehbâ) bir devedir. Bazı menkıbelerde farklı adlarla da anılır (Ced’â, Adbâ).
Kusvâ, Benî Kuşeyr’den Kâ’b bin Rebîa’nın hayvanıdır. Hicret emri gelince Hazreti Ebû Bekir tarafından 400 dirheme satın alınır. Resûl-i Ekrem bilahare bedelini ödeyecektir.
Şanslı bir hayvandır, düşünün Fahr-i âlem üzerindeyken Mâide Sûre-i celilesi nâzil olur ki vahye şahittir bir bakıma (Esmâ bint Yezîd’den Taberî).
Efendimiz Medine’ye onunla hicret eder, evini ve mescidini onun çöktüğü yere kurarlar. Hudeybiye’ye, Mekke fethine onunla çıkar, Vedâ Hutbesi’ni de onun sırtında okurlar.
Efendimiz zaman zaman terkisine çocukları da alır dolaştırırlar (Bilhassa Üsâme bin Zeyd).
Acil işlerde Kasvâ’yı ulaklara verir; çünkü hızlıdır, haberi tez getirir.
Efendimiz Medine’de düzenlenen yarışlara Kusvâ’yı da sokar. Umumiyetle önde tamamlar.
Ama o gün bir bedevînin genç devesi onu geçer, sahâbîler mahzun olurlar. Efendimiz gülümser “her kemalin bir zevali vardır” derler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz miras bırakmaz. Dar-ı bekâya irtihallerinden evvel develerini fukaraya dağıtmış olmalıdırlar.
Kusvâ, Efendimizin ardından Nakī’ çayırlığına salınır. Bırakırlar gönlünce dolaşsın, otlasın orada.

KITALAR ARASI
İbn Haldûn şehirde yaşayan, tarımla uğraşan Arablara “ehl-i hadar”, çölde yaşayan çadırda kalanlara “ehl-i veber” der.
Ona göre ehl-i veberin deve yetiştirenleri, davar yetiştirenlerinden daha bedevîdirler.
Gelgelelim develer, ilme ve sanata kapı aralar, kıtalar arası ticareti omuzlar, medeniyetin yayılmasını sağlar.
Arapçada deve ile alakalı hayli tabir bulunur, tek kelime ile yaşı, cinsi, rengi, karakteri, yürüyüş biçimi ifade edilir. İbil müştereken devedir, cemel erkek deve, nâka dişi deve, rahile dişi binek, hecin iyi koşan gibi... Su çekene “nâdih”, seçkinlere “necibe” genç ve sıhhatlilere “bikr ve dâbbe”...
Tek hörgüçlü Arap devesi “ırab”; çift hörgüçlü Asya devesine ise “fâlic veya buht” derler.

HEY GÜZEL ALLAHIM
Arap şiirinde deve mühim bir yer tutar. Muallaka şairleri, mutlaka deve hakkında kalem oynatırlar.
Develer ağır yüklerle uzak mesafelere gidebilir. Tabanları yumuşaktır, kumda batmaz, patikada kaymaz.
Gerektiğinde gıda olarak kullanmak üzere hörgücüne yağ depolar. Gözleri üç kat perde ve çift sıra kirpikle korunmuştur. Göz kapağı şeffaftır altından görebilir. Kulakları tüylerle donatılmıştır burnunu kapayabilir ve kum fırtınalarına aldırmaz. Çivi sertliğinde dikenleri yer; tahtayı bile sindirebilir. Aşırı sıcak kadar, dondurucu soğuğa da mütehammildir. Bir defada 60 litre su içer ki, bu 20 cc’lik üç yüz gazoz şişesi demektir.
Deve gittiği yolu unutmaz; kum tepeleri yer değiştirse de menzilini şaşırmaz. Bedeviler zorda kalınca devenin vücudundaki sıvıları çekerler kamışla.
Câhiliye Arapları, “bahîre” adını verdikleri dişi develeri putlara adar serbest bırakırlar. İkiz erkek ve ikiz dişi doğuran deveye “vasîle”, on doğum yapan deveye “hâm” der kutsallaştırırlar. İslamiyet ile bahîre, sâibe, vasîle, hâm, fera diye bir şey kalmaz. Kur’ân-ı kerimde açıkça menedilir zira (Maide).

HENDEK DE ATLAR
Efendimizin hayatı develerle geçer, küçük yaşından itibaren kervanlara katılır çölleri birlikte aşarlar.
İbn Sa‘d Efendimizin sağmal develerinden (likâh) bahs açar. Sütü evde kullanır, misafirlere sunarlar.
Türkler de deve yetiştiren milletlerden biridir, İpek Yolunu canlı tutarlar. Araplar nezdinde kızıl develer (humre’n-neam) pek makbuldür. Dede Korkut da “katar katar kızıl deve” tabirini kullanır.
Babası Bânû Çiçek için Bamsı Beyrek’ten “bin maya (dişi) görmemiş buğur (erkek deve)” ister. Develer yaşına ve cinsine göre tülü, lök, daylak, dorum, kirinci, boz, yoz, nacır gibi adlar alırlar.Yavruları köşek, bidi, potuk diye çağırırlar.
Develer huyuna suyuna gidildiğinde uysal ve sokulgan hayvanlardır. Ama öfkelerinden de korkulur, Dedem Korkut “kızgın kara deveyi” aslan ve boğa ile kıyaslar.
Bir deve günde 100 kilometre yol alabilir. Ama bir akıncı 160 kilometre öteye de ulaşabilir.
Hazreti Ömer, Irak’ta ordugâh yeri için Sa’d bin Ebû Vakkās’a mektup yazar, develerin hoşlanacağı bir mekân seçilmesini arzular. (Belâzürî)
Nasıl Emevilerde halifenin devecileri (Sâhibü’r-râhile) varsa Osmanlı’da “sârbân - sârbânbaşı” tayin olunur saraya. Hac kafileleri ve Surre alaylarının yükü develerin omzundadır, deve için Hicaz’a gidip gelmek sıradan vaka.
Develer hataplı ve hatapsız hamudlarla donatılır. Hanım efendiler küçük odacıklarda “hevdec” (kafes- mahfel) rahatça yol alırlar.
Kervancılar develerine ot ve dikenin yanı sıra “lop” (hamur top) yuttururlar. Her deveyi bir öndekine bağlar, son devenin boynuna bir çıngırak takarlar. Ses geliyorsa tamam, vaziyet berkemâl...

VEZİN RİTİM ARUZ
Lacivert renkli çöl geceleri sessizdir, urgan gıcırtıları ve yeknesak soluklar. Dolunay çıktı mı gölgeler uzar... Develer sesten, sözden anlar, nağme ile gayretleri artar. Sarbanlar (sürücüler) rahilelere (yük develerine) maval okur, aşka gelen hayvanlar haykırırlar (bahbaha).
Ebû Davûd, Müsned’inde Hazreti Enes’ten nakleder: Enceşe (radıyallahü anh) güzel sesliydi, o kaside okuduğunda develer coşuyor, koşuşuyordu. Efendimiz bir keresinde “Ey Enceşe” buyurdular “Yavaşlat da sırçalar kırılmasın.” Yani hevdec (mahfil) içindeki hanımlar incinmesin sarsılmasınlar. Bir sefer yürüyüşünde de “Ey İbn Revâha” buyururlar, “in ve binekleri coştur!” Hazreti Abdullah “Ben artık bu işleri bıraktım” diyecektir ki Hazreti Ömer “itaat et” diye fısıldar. Derhâl aşağı atlar ve irticalen beyitler okumaya başlar.
Hem sözleri hisli dokunaklıdır hem de vurguları deve adımlarına uydurur, yürüyüşe ritim katar. Peki Aruz vezni oradan geliyor olabilir mi?
Ne sandınız ya?..

İNKÂR İNAT AZAP
Semûd kavmi Sâlih aleyhisselama “sana inanırız ama” derler, “bir mucize göstermen gerek.”
-Nasıl bir mucize?
-Eğer şu kaya yarılır, içinden dişi bir deve çıkarsa, hemen oracıkta yavrularsa, sütü yazın serin, kışın sıcak olursa, azalmaz da artarsa...
Büyük nebi, açar ellerini sığınır Allahü tealaya.
Cenâb-ı Hakk’ın izni keremiyle kaya yarılır, içinden şirin bir deve çıkar. Sevimli bir yavrusu olur. Sütü tükenesi değildir sonra. Ancak müşriklerin gözü döner, onu keser kebap yaparlar.
Bu bir meydan okumadır, “görelim bakalım ne gelecek başımıza?”
O gecenin sabahı acayip hâller zuhur eder. Devenin bastığı yerlerde kan izleri, ağaçlar kızıl, sular alaca, yüzler sapsarı, safranla boyanmışlar âdeta.
-Ey Salih! Bunlar da neyin nesi?
-Alametler belirdi. Azap kapıda!
Deveyi katleden dokuz eli kanlı “oldu olacak Salih’i de öldürelim” der gece mescide gelirler ancak melekler onları taşlar.
Müminler Medâinüssalih’den çıkar, Remle üzerinden Şam’a doğru yola koyulurlar.
Müşrikler ise üç gün bekler “sayha” ile helak olurlar. Sayha bir sestir, duvarları titretir, duyan kalkamaz bir daha.

 

28.04.2020 - 06:39