Na’lin-i saadet ve kadem-i şerIfler

Na’lin-i saadet ve  kadem-i şerIfler

Resul-i Ekrem Efendimiz ya “na’leyn” adı verilen sandal tipi pabuçları, ya da “huffeyn” denen mestleri giyerlerdi.

Ziyaretine gittiğimiz bir hacı amcadan dinlemiştim: “Mekke-i mükerremeden Medine-i münevvereye doğru gidiyoruz. Kafile reisine "hocam" dedik, "bize hicretle ilgili bir şeyler anlatmayacak mısınız?"
Az bekleyin gibilerden bir işaret yaptı. 20-30 kilometre ya gittik ya gitmedik. Otobüsü durdurdu “inin” dedi “aşağıya.”
Şoförün kulağına bir şeyler fısıldadı, otobüs 500 metre kadar ötede durdu bekliyor.
Asfalttan azıcık açıldık, zemin nasıl anlatamam, kırık kırık taşlar, kayıyor yuvarlanıyor, dikkat etmesek ayakkabılarımızı doğrayacak. Mesafe bir şey değil ama akla karayı seçtik varana kadar.
Otobüse girdik, sanki vaha, küfül küfül klima. Hoca efendi “evet" dedi "işte hicret böyle gerçekleşti. Medine takriben bu yürüdüğünüzün bin misli uzakta.”

KIBALAN
Mugîre bin Şu’be (radıyallahü anh)  “Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) nâlininin iki kıbâli (kıbalan) vardı” der.
Kibâl parmaklar arasına giren kayıştır, zimam da denir. Sandaleti ayakta tutar.
“Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) bir na’âlin-i cürdâveyn (cürd: tüyü kazınmış deri) gösterdi. İki kıbâli vardı, tabanı köseleydi. Meğer Fahr-i Âlem Efendimize aitmiş. (İsâ bin Tahmân)
Ubeyd bin Cüreyh, Abdullah ibn-i Ömer’e sorar: “Görüyorum ki ayaklarında tabaklanmış deriler var.”
-Fahr-i Âlem Efendimiz de böyle nâlinler giyer, üzerinde abdest alırlardı. O günden beri bunları çok severim.
“Resûlullah’ın na’linlerinin kayışları çift katlıydı. Kat kat dikişliydi ve ökçeleri vardı.” (Abdullah İbn Abbâs)
Zikrolunan na’lin Makkarî’nin verdiği ölçüye göre bir karış iki parmak civarında. Ökçeli (muakkabe), tabanı ortaya doğru ince (muhassara), ön kısmı dil biçiminde (mülessene) ve rengi
sarıca.
Efendimiz zaman zaman ayakkabılarını onarır.  Bazen da bu işi Hazreti Ali'ye bırakırlar. Bu yüzden ona “hâsifu’n-na‘l” denilir. Abdullah bin Mes‘ûd ise seferde saklayıp koruduğu için “sâhibü’n-na‘leyn” lakabı alır sahabe arasında.

HUFF, EDİK, MEST
Efendimize Hayber ganimetinden dört mest düşer. İskenderiye hâkimi Mukavkıs ile Eshab-ı kiramdan Dıhye de (radıyallahu anh), birer çift mest hediye eder daha sonra.
“Habeş Necâşîsi Eshame, Efendimize (aleyhisselâtü vesselâm) iki sâde iç edik (mest) gönderdi. Onları mübarek ayağına giyer ve üzerine mesh ederdi.” (Büreyde)
Sâde’den maksat nakışsız olmasıdır, siyahtır, içleri aba, çuha yahut kumaşla kaplanmamıştır.
"Server-i kâinat sağ tarafından başlamayı sever. Mübarek saçlarını taramakta, ayakkabılarını giymekte, abdest almakta ve ikramda...

OTURARAK!
“Peygamber Efendimiz, ayakkabılarını ayakta giymez, giymeyi de nehy ederler” Ebû Dâvud ve Tirmizî.
 “Huff” diye zikredilenler, bizim mestlere benzemez, tek başına kullanılan, topuk ve bileği içine alan potinlerdir.
Efendimiz giymeden evvel onları ters çevirip silkeler, olur ya içine haşerat girebilir.
Domuzdan başka bütün yırtıcı hayvan postları, derileri tabaklanınca temiz olur. Üzerinde namaz kılınır. Bunlarla yapılan elbiseleri, kürkleri ve başlıkları giymek erkeklere câizdir.

AYAĞININ TOZUNA...
Peygamberler mucize sahibidir malum, Allahü teala dilerse onların bastıkları kayaları yumuşak eyler. Mescid-i Harâm’da, Makâm-ı İbrâhim’de bulunan ayak izleri gibi.
Yine Kudüs’te Beyt-i Makdis avlusundaki kaya üzerinde Efendimizin ayak izi vardır ki mi‘rac gecesinden yadigâr. Üzerinde şimdi Kubbetü’s-Sahra var.
Ahmed Teymur Paşa, Efendimize izâfe edilen ayak izleri hakkında hayli malumat toplar. Ona göre kadem-i şerîflerin dördü Mısır’da, diğerleri Kudüs, İstanbul ve Tâif’tedir (Tâif Mescidü’l-Mevkıf’ta).
Mısır’da bulunan mübarek ayak izlerinden biri, sonradan adı Mescidü Eseri’n-Nebî olan Ribâtü’l-Âsâr’da. Biri Tanta’da Ahmed Bedevî Hazretlerinin Türbesi’nde, biri de Cîze’nin Bernebîl köyündeki Yûnus Emre makamında.
Dördüncü Kadem-i şerîf Sultan Kayıtbay Türbesi’ndedir. Sultan onu 20 bin dinara satın almış ve kabrinin başına konulmasını vasiyet etmiştir. Ancak Osmanlı alır İstanbul’a getirir. Sultan Ahmed gördüğü bir rüya üzerine (artık ne gördüyse) kopyasını çıkarır, aslını geri gönderir. Ah kalsa da bir ömür yüzünü gözünü sürsedir. Bir tahta üzerine resmedilen "Kadem-i şerîfin" kenarına kendi hattıyla yazar:
Hindistan’da Eski Delhi Cuma Mescidi’nde, Cuttack Gaur ve Leknev’de, Bangladeş’te Narayanganj şehrinde de kadem-i şerîfler vardır ve ziyaret edilmektedir.
Mekke’de de Mescid-i Harâm’da Zemzem Kuyusu yakınında Resûl-i Ekrem’e izâfe edilen bir ayak izi ile üzerine yapılmış bir kubbe vardır, ancak Mekke Emîri tarafından ortadan kaldırılır (Ahmed Teymur Paşa).

NAKŞ-I KADEM-İ SAÂDET
Sultan I. Abdülhamid, Şam yakınlarındaki Kadem köyünde bir kadem-i şerîf olduğunu duyar. Zikrolunan mescidin bânisi Şeyh Seyyid Muhammed Ziyâd’a bir mektup yazar. Bu mukaddes emanetin İstanbul’a getirilmesini arzular. Seyyid Muhammed Ziyâd emaneti başı üstünde taşıyarak getirir, Padişah’a sunar. Hazret İstanbul'da el üstünde tutulur, Sadrazam Halil Hamîd Paşa kendisi için Samatya’da Kadem-i Şerîf Tekkesini yaptırır hatta.
Bu Kadem-i Şerîf hâlen Sirkeci'de Sultan I. Abdülhamid türbesindedir.
Sultan III. Mustafa türbesinde de (Laleli Camii bitişiğinde) bir kadem-i şerîf muhafaza edilir.
Sultan İkinci Mahmûd, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbesinin tâmir ettirmekle kalmaz, Saray’da bulunan Nakş-ı kadem-i Nebî'yi câmi tarafındaki duvara yerleştirtir. (Ayvansarâyî)
Topkapı Sarayı Hırka-i Saâdet Dairesi’nde dördü taş, ikisi tuğla üzerinde olmak üzere altı kadem-i şerîf mevcuddur. Bunlardan biri nizâmiye alay emîri Ahmed Bey tarafından Trablusgarp’tan getirilir, II. Abdülmecid Han’a hediye edilir. II. Abdülhamid Han onun için murassa altın muhafaza yaptırtır (1877).  Yâkut el-Hamevî bunun Mi‘rac esnasında Efendimizin Kubbetü’s-Sahra da kalan ayak izi-lerinden biri olduğunu belirtir.
Bunlar eskiden öpüp koklanabiliyor, takke tülbent sürülebiliyordu. Hâliyle formunu kaybeder, zamanla aşınır düzleşirler.
Mehmed Münîb Ayıntâbî Âsârü’l-hikem fî nakşi’l-kadem adlı bir risâle yazar, Resûl-i Ekrem’in mübarek ayak izinin kaya gibi sert zeminlere çıkmasının mûcize olduğunu ve birkaç defa vuku bulduğunu belirtir. Takıyyüddin es-Sübkî, Şehâbeddin Ahmed bin Muhammed el-Kastalânî, Şehâbeddin el-Hafâcî, Abdülganî en-Nablusî ve İbnü’l-Arabî de (Rahmetullahi aleyhim ecmain) aynı fikirdedir.

30.04.2020 - 05:59