Elçiye zeval olmaz

Elçiye zeval olmaz

Resûlullah Efendimiz elçilere değer verir, onları dikkatle dinler, tek tek suallerini cevaplar ve şanına yaraşır şekilde ağırlar...

Asr-ı saadet devrine bakarsanız, İslâmiyetin barış yıllarında daha hızlı yayıldığını göreceksiniz. Server-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) anlaşma yolunu daima açık tutar. Sözlerinde durur, mutabakatı bozan taraf olmaz asla.
Dilerseniz kısaca bakalım Münevver Medine’ye kimler gelmiş ve ne gibi taleplerde bulunmuşlar?  
Müminler Hevâzin tâifesi ile çatışmaya girmiş, galip gelmişlerdir. Hayli esir alır, aralarında paylaşırlar.
O gün Ci’rane mevkiindedirler. Hevâzin eşrafından dokuz kişi Efendimizin huzuruna gelip Müslüman olur. Bu arada “Ya Resûlallah” derler, “kabilemizde sizi emzirmiş hatunlar var. Onların hakkına, hatırına esirleri serbest bırakamaz mısınız acaba?”
Efendimiz “Ganimetler taksim edildi” buyurur, “ama ben sizin için isteyebilirim onlardan.”
Nitekim müminleri toplar, esirlerin bağışlanmasını teşvik buyururlar. Sahâbe-i kiram başüstüne der ve köle azat etme sevabına kavuşurlar.

ŞİKÂYETTEN HİDAYETE
Müminlere eza cefa verenler içinde Sekîfliler başı çekmektedir. Zulmüne düçar olanlar Efendimize çıkar: Ya Resûlallah” derler, “şunlara bir beddua etseniz de kurtulsak.”
Fahr-i âlem ellerini açar. “Ya Rab! Sen Sekîf tâifesine hidayet eyle, onları İslâm’a getir” buyururlar. Tâif’ten dönerlerken Urve bin Mes’ud adlı bir Sekîfli, Efendimize yetişir ve kelime-i şehadet getirir.
Müslüman olmaktan öyle bir haz duyar ki, evinin damına çıkar ahaliyi etrafına toplar, iman etmeye çağırır. Öfkelenir, Hazreti Urve’yi şehit ederler oracıkta.
Sonra kendileri de huzursuz olur, bu tatsız vaka iş açacaktır başlarına. Nitekim istişareye otururlar: “Etrafımızda İslâm’a girmeyen kabile kalmadı. Medine’ye bir elçi gönderip sulh mu yapsak?”
Karar alır, eşraftan Abdi Yaleyl’i Resûlullah Efendimize yollarlar. Fahr-i âlem Mescid-i şerîf yakınında bir çadır hazırlatır, heyeti ağırlar. Gelenler ilk sohbette iman ederler. Resûlullah Efendimizden bazı istekleri olur, “Tebliği zamana yaysak nasıl olur? Mesela Lât putu üç yıl yıkılmasa, diğerlerini de dışarıdan gelenler kırmasa, kabile mensupları kendi eliyle paralasınlar. Ve namaz… Şimdilik kaydıyla bağışlanamaz mı acaba?
Efendimiz “Putlarınızı kendi ellerinizle parçalayın; başka kimse karışmasın tamam. Ama Lât’ın durmasına rızam yoktur. Hemen yıkılması lazım. Namaz olmayan bir dinde hayır yoktur” buyururlar.  
Ebû Süfyân bin Harb ile Muğîre bin Şube’yi (radıyallahu anhüma) yanlarına katarlar.
Kafile Sekîf diyarına varır, Hazreti Muğîre eline kazmayı alınca kadınlar saçlarını dağıtıp, ağlar, Lât’a dokunmaması için yalvarırlar. Sanırlar ki başlarına bir hâller gelecek, yer yarılacak, ateşler yağacak.
Hazreti Muğîre bir darbede putu parçalar. Toz, küf, moloz. Süpürüp atar bir çukura. Bu kadar basittir işte, kimse dönüp bakmaz bir daha.

KOLAY MI O KADAR?
İbn-i İshak (rahmetullahi aleyh) anlatır: “Peygamber Efendimiz Tebük gazâsından dönmüştü. Sekîf elçileri bîat edince, her taraftan insanlar gelmeye başladı,
fevç fevç (akın akın) Müslüman oldular.”
Görünen o ki, dengeler değişecektir. Benî Âmir reislerinden Âmir bin Tufeyl, Erbed bin Kays, Hâlid bin Ca’fer ve Hayyân bin Eşlem bu işe dur diyeceklerdir akılları sıra. Medine’ye elçi gibi gelecektirler. Âmir, Efendimizle konuşacak yüzünü başka tarafa çevirtecek, Erbed de  hamle edecektir kılıcıyla. Lakin geçiremezler hayata.
Dönüşte Âmir, Erbed’e çıkışır “Niçin dediğimi yapmıyorsun? O fırsat ele geçer mi bir daha?”
-Ne zaman elimi kabzaya atsam seni görüyordum karşımda. Kılıcımla vursa mıydım boynuna?

MERHABÂ YA KAVMİ...
Abdü’l-Kays Bahreyn’de mukim köklü bir kâbiledir. İbn-i Abbâs’ın (radıyallahü anh) rivâyetine göre elçileri huzura gelir. Fahr-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem)  onları “Merhabâ ya kavmi gayri hazâyâ ve lâ nedâma” (Ey  hakir ve düşkün olmayanlar, elemli ve hüzünlü olmayanlar) diyerek selâmlar.
Onlar da “Ya Resûlallah!” derler, “Biz sana haram aylardan başka zaman gelip ulaşamayız, aramızda Mudar müşrikleri var zira. Bize bir şey buyur ki, işlediğimiz takdirde cennete girelim ve daha ötede olan kavimleri de davet edelim ona.
Efendimiz Allah’ın varlığını ve birliğini, kendisinin kulu ve elçisi olduğunu anlatır ve dört şey ister:
Namaz kılın, zekât verin, ramazan orucunu tutun ve ganimetlerin beşte birini Allah yolunda harcayın. (Kelime-i şehadet getirmişlerdir ve hac farz kılınmamıştır daha)
Efendimiz dört kap ismi sayar ve nehy ederler ayrıca: Nakîr (oyulmuş hurma kütüğü), Hantem (çamur tüy ve kandan yapılan fıçı), Müzeffet (zift ile sıvanmış küpler) ve Dübbâ (içi boşaltılmış kuru kabak).
Bunlar dört meşhur şarap kabıdır ki, Arap tâifesi müskirat mayalar.
Kabul eder, ayrılırlar.
“Bu kavi delâlet eder ki, Abdü’l-Kays bütün kabilelerden önce İslâm’a gelmiştir” (Sahîh-i Buhârî)

ZEYDÜ’L-HAYR
Tayy kafilesinin reisi Zeyd bilge biridir. Mensubu olduğu kabile için hayırlar  dileyip çıkarlar yola. Resûlullah Efendimiz onları İslam’a davet eder, Müslüman olurlar. Server-i âlem: Ne zaman birilerinin fazileti anlatılsa, dediklerinden eksik bulurdum. Ama Zeyd’i dediklerinden fazla buldum, der ve adını “Zeydü’l-Hayr” koyar. İki oğlu vardır; Efendimizin sohbetlerine yetişir, sahâbeden olurlar.

YALANCI VE KÜSTAH
Benî Hanîfe heyeti ise teklifsiz gelir, Benî Neccar’dan bir kadının evine konarlar. Aralarında Müseyleme mel’unu da vardır, peygamberlik iddiasında bulunur, nübüvveti paylaşmaya kalkar. Efendimiz elindeki hurma çubuğunu gösterir: “Eğer şunu dilemiş olsaydın” der, “onu dahi vermezdim sana!” Müseyleme hem cahil hem inatçıdır, talebini mektupla tekrarlar bu defa. Bilahare kavminden namazı kaldırır. Şarap, kumar ve zinayı serbest bırakır. İnsanları kandırmak için bir yumurtayı sirke ve nişadır ile yumuşatıp dar ağızlı bir şişenin içine tıkar. Mucize gibi gösterir taraftarlarına. Hâlbuki su aldığı kuyular, sağdığı memeler kurumakta, sıvazladığı gözler kör olmaktadır. Yemâme Cengi’nde Hazreti Vahşi tarafından ortadan kaldırılır daha sonra.

Kindeli süvariler
Bir gün Medine’ye seksen süvari gelir, güzel esvapları giymiş, alımlı atlara binmiş, silahlar takınmış, taranmış, ıtırlanmışlardır. Mescid-i şerîfe girip huzura varırlar.  Resûlullah Efendimiz “Siz Müslüman olmamış mıydınız” diye sorar.
- Olduk, ya Resûlallah.
- Ya o boynunuzdaki ipekler nedir?
Meğer kaftanlarının yakaları ipekli kumaştanmış, bilmiyorduk der, koparıp atarlar.
Teslimiyet bu işte, derhâl, anında...

Aldık aldık azalmadı...
Nu’man bin Mukarrin anlatır: “Fahr-i âleme elçiliğe gelmiştik. Müzeyne kavminden dört yüz kişi idik. Ayrılırken Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’e emir buyurdular; “Ya Ömer! Yolda yemeleri için yiyecek ver onlara!”
Hazreti Ömer sesini çıkarmadı ama anladım ki, hurması azdır, yetmez bizim kalabalığımıza. Yine de alıp bizi evine götürdü. Hurmaları gösterdi “Dilediğiniz kadar alın, hepsi burada!”  Arkadaşlar bol bol aldılar. En son ben kaldım. Yığın olduğu gibi duruyordu hâlâ.               (İmâm-ı Beyhakî)

 

08.05.2020 - 06:18