Ölümsüzlük iksiri!

Ölümsüzlük iksiri!

Belh sultanıdır o... Hayatını değiştirecek hadiseyi, sarayında vur patlasın, çal oynasın verdiği bir davette yaşayacaktır... O çağrılanlardandır... Hızır aleyhisselâm tarafından kalbine salınan ateşle öyle yanacaktır ki, “ölümsüzlüğü” bulacaktır...

İbrahim bin Edhem 'rahmetullahi aleyh'… Belh sultanının oğlu... Sultan olmuş.. Sarayında eğlence tertip eder... Seçkin davetliler, muhafızlar, tutulan sihirbazlar, hokkabazlar gösteride... Gülüşmeler gafletle iç içe... Derken birden içeriye dağ gibi heybetli bir kişi girer... Sultanı korumakla vazifeli muhafızlar öyle korkar ki, donup kalırlar, yerlerinden kıpırdayamazlar... Bundan daha iri cüsseli kimseleri de görmüşlerdir ama... Bu gelende kalpleri titreten de neyin nesidir?..
Yürüye yürüye tahtına kadar pervasızca yaklaşan bu zatı gördüğünde sultan da muhafızlardan farklı duygular içinde değildir... Ama sultandır o... Bir şeyler söylemelidir.. Toparlar kendini ve ses tonuna gür bir ton vermeye çalışarak “Sen de kimsin?.. Sarayıma böyle nasıl girersin?” diyebilir...

BURAYI HAN ZANNETTİM!
Salonda çıt çıkmaz... Sessizlik iliklere işler... O kişi kendisi gibi heybetli sesiyle şunları söyler...
- Ben burayı han zannetmiştim...
Sultan şaşırır…
- Be hey adam... Buranın hana benzer bir tarafı var mı?.. Burası benim sarayım… İşte misafirlerim... İşte muhafızlarım... Ben de bir sultanım...
Gelen kimse şaşılacak bir sakinlikle sorar...
- Senden önce burada kim vardı?
- Babam Edhem!..
- Nerede şimdi?
- Öldü !..
- Ondan önce kim vardı?
- Dedem!..
- Nerede şimdi?
- O da öldü!..
- Ondan önce kim vardı?
Sultan; kimi sorduysa öldü der... Heybetli zat akıllara durgunluk veren son sözünü söyler…
- Demek bu saray dediğin yer dolup dolup boşalmış... Hanlar da böyle değil midir?
Ve döner arkasını, terk eder sarayı.
İbrahim bin Edhem cevap veremez onca davetlinin önünde…

DAMDA DEVE ARANIR MI?..
“Bir gün de ben olmayacağım burada... Ya peki nerede olacağım?.. Toprakta... O hâlde oraya hazır mıyım? Bu gafletle nasıl olabilirim? Allahü teâlânın huzuruna sultan kıyafetiyle çıkılmaz ki... Beyaz bir kefen akıbetim... Yanlış yaşıyorum...”
İşte bunlar bir tokmak gibi dövmeye başlar ruhunu...
O heybetli zatın, o sözleri içinde volkan gibi patlatmıştır bir şeyleri...
Sultanlık da olsa, sonlu bir hayat, sonlu eğlenceler yavan gelmeye başlamıştır O'na... “Bu bana ilahi bir ikaz.. Allahü teâlâ beni kendi sevgisine davet ediyor.. Peki bu davete nasıl koşacağım şu hâlimle? Şimdi ne yapacağım?” diye yanıp kavrulmaya başlar gecelerce...
İşte o gecelerden birinde yatağında yatarken tavandan sesler gelmeye başlar... Seslenir, “Kim var orada...”
Çatıdaki de O'na seslenir...
- Develerimi kaybettim onları arıyorum...
Sultan kızar ve şaşırır..
- Be hey deli adam... Sarayın çatısında deve aranır mi hiç?..
Çatıdan gelen ses hayatını değiştirecektir...
- Sen kuş tüyü yatağında Allahü teâlânın rızasını arıyorsun... Hangimizinki delilik?..
Hızır aleyhisselâmdır o saraya giren ve damda deve arayan....
Duramaz artık kuş tüyü yatağında, sarayında... Sabah olur olmaz, saltanatını, ailesini bırakıp çıkar yolculuğa... Allah sevgisine yolculuktur bu.... Çağrılmıştır zira...
* * *
Aradan yıllar geçer... Şefaatini talep edeceğimiz derecelere yükselir... Saraydan bir kafile eski yamalarla dolu hırkasına iğneyle bir yama daha ekleyen İbrahim bin Edhem’i ‘rahmetullahi teâlâ aleyh’ bir deniz kenarında görürler...
Yaşlanmış; saçı sakalı, ak pak olsa da tanırlar... Hâline acırlar... İçlerinden biri tutamaz kendini...
- Ey İbrahim bin Edhem... Sultanlığı şu fakirlikle değiştin. Ne geçti eline, der..
İğneyi denize atar mübarek ve seslenir, “Ey balıklar.. İğnemi getirin...”
Suyun üzeri bir anda balık kaynar... Sahile yanaşırlar... Bir balık, ağzındaki iğneyi teslim eder Allah dostuna... İğneyi alır ve o kişiye gösterip “Elime bu geçti” der...
Yani Allahın dostu oldum, demek ister...

BÖYLESİ BÜYÜK İŞTE BÖYLE VEFAT EDER…
Şimdi nice sultanların ismi unutuldu... Nesillerimizce bilinmiyorlar bile... Onun ismi ise gönüllerde yaşıyor 1.300 senedir... Dünya sultanlığını bıraktı... Ahiret sultanı oldu....
Size vefatını nakledelim de biraz daha titresin içiniz ama hayranlıkla...
Yatsı namazını kılar... “Ya Rabbi bana Müslüman olarak ölmeyi nasip et... Salihler zümresine kat", diye yalvarır... Sonra seccadesinin üzerinde tefekküre dalar... Derken karşısında temiz kıyafetli, heybetli bir genç belirir ki yüzü ay gibi parlamaktadır...
- Siz kimsiniz, diye sorar…
O kimse, “Ben melekü’l-mevt’im (ölüm meleği)” der...
Düşünceye dalar ve aklına şu müjde gelir: Azrail aleyhisselâm salihlerin ruhunu genç bir kimse suretinde alır...
Çok sevinir çok...  Allahım sana sonsuz şükürler olsun, der...
Ölümü karşılayışa bakınız efendim... Ya, biz nasıl karşılayacağız?..
O anda omuzlarındaki melekler ona görünmeye başlarlar... Ellerindeki defterleri, yaptığı iyi işleri O'na tebessüm ederek gösterirler... Bu esnada Cennet’teki yeri de gösterilir... Azrail aleyhisselâm emrindeki binlerce melekle gelmiştir... Onlar da İbrahim bin Edhem hazretlerinin sevdiği kokulardan sürünmüşlerdir.. Kimi gül kimi karanfil kimi daha da güzel kokuların arasında ruhunu teslim alırlar...
* * *
Allahü teâlâ kulunu kendi sevgisine iki şekilde çeker buyuruyor âlimler.. Adaletiyle.. Veya ihsanıyla...
Kulu O'nun sevgisine kavuşmayı, kavuşturacak olana kavuşmayı isterse; bunu nasip edeceğini Kur'ân-ı kerîmde bildiriyor Rabbimiz...
O hâlde istemek lazım... O’nun sevgisine kavuşturacak vesileyi O’ndan istemeli o hâlde...
İhsanı ise kulun böyle bir talebi olmadan kavuşması... Onu da O ‘celle celâlühü’ bilir... Dilediğini, dilediği sebeple kendisine, sevgisine çeker...
(İbrahim bin Edhem ‘rahmetullahi aleyh’ hazretleri 96 (m. 714)’de Belh şehrinde doğup, 162 (m. 779)’da Şam’da vefât etti.) 

20.04.2021 - 06:42