Peygambere kamçı vurmak!

Peygambere kamçı vurmak!

Sevgili Peygamberimiz mescide Eshabını topladı, "Kimin bende hakkı varsa, kalksın gelsin, kıyâmetten önce burada alsın" buyurdu... Kimse kalkmadı... İkinci ve üçüncü çağrıdan sonra Hazret-i Ukâşe ayağa kalktı, kısas istedi: Peygambere kamçı vurmaktı bu kısas....

Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), o gün Medîne’de bulunan bütün Eshâb-ı kirâmının (aleyhimürrıdvân), öğle namazında mescidde toplanmaları için haber gönderdi. Server-i âlem efendimizin vefatları, yani günlerin en karası yaklaşmıştı ve o gün gözleri yaşartan bir hutbe irâd buyurdular. Sonra da "Ey mü’minler! Allah aşkına kimin bende hakkı varsa, kalksın gelsin, kıyâmetten önce burada alsın” buyurdular.
Gelen olmadı... Bir daha böyle söylediler... Yine gelen yok... O süzme nur dudaklardan üçüncü defa bu talep gelince, kalabalıklar içinden bir pîr-i fânî (yaşlı) ayağa kalktı: Hazret-i Ukâşe radıyallahü anh...

KISAS İSTERİM!..
Eshab şaşkın gözlerle ona bakarken, Ukaşe yaşlı adımlarıyla kainatın yaradılış hikmetine doğru yürüdü, yürüdü ve huzurunda durdu. Hakkını isteyecekti. Zaman buz tutmuştu âdeta... Bu nasıl olabilirdi. Allah’ın Resülünden nasıl hak istenirdi. Bu esnada yaşlı Ukâşe zor duyulur bir sesle konuşmaya başladı: "Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Tebük gazâsında seninle beraberdim. Tebük’ten ayrıldığımız sırada benim devemle, sizinki yan yana gelmişlerdi. Ben devemden indim. Sana yaklaştım. Maksadım senin mübârek vücûdunu öpmekti, o zaman kamçı ile sırtıma vurmuştun. Niçin vurduğunu bilmiyorum”

YA BİLAL, KAMÇIMI GETİR
Yani... Ben de size vuracağım demekti bu... Subhanallah... Eshab şöyle bir dalgalandı... Gözler Âlemlerin Efendisi'nde... Bütün ölçülerin şahikası O'nda... Elbette adaletin de... Öyle bir sözle karşılık verdiler ki, âşıkları müminler zangır zangır titredi...
“Yâ Ukâşe! Allahü teâlâ seni, Resûlünün kasten vurmasından muhâfaza eylesin. Yâ Bilâl! Kızım Fâtıma’nın evine git. O kamçıyı bana getir...”
O Hazret-i Bilâl ki, O'na nasip olan şeref başka bir kula kısmet olmadı. Resulullahın ilk müezzini... Mübareğin eli şaşkınlıktan başında... Hem yürüyor, hem de O'nun aşkıyla dolu kalbi bin parça söyleniyor “Resûlullah kendisine kısas yaptıracak!”...

BABAM KAMÇIYI NE YAPACAK?
Mübarek müezzin eve varınca kapıyı çalar “Ey Resûlullah’ın kerîmesi (kızı)! Bana Resûlullahın kamçısını ver!” diye seslenir.  
Hazret-i Fâtıma radıyallahü anha vâlidemiz şaşkınlıkla karşılık verir; "Yâ Bilâl! Şimdi ne hac zamânı, ne de gazâ! Babam kamçıyı ne yapacak?”...
El cevap: “Ey Fâtıma! haberin yok mu? Resûlullah’a onunla kısas yapılacak!”...
Fâtıma vâlidemiz; “Yâ Bilâl! Resûlullah’tan kısas ile hakkını almaya kimin gönlü râzı olur? Mâdem ki istedi vereyim. Fakat Hasan ve Hüseyin’e söyle, hakkını kim alacaksa, kısası kendilerine yaptırsınlar. O zât, hakkını onlardan alsın. Sakın Resûlullah’a kısas yaptırmasınlar” diye tenbihler...
Ve kamçı önce Resûlullah efendimize verilir, O güzeller güzeli de Hazret-i Ukâşe’ye teslim eder...

İÇLİ YALVARIŞLAR...
Şeyhayn... Ebû Bekr ve Ömer radıyallahü anhüma... İlk onlar atılırlar... "Ey Ukâşe! İşte biz yanında hazırız, hakkını bizden al. Ne olur, Resûlullah’dan alma!..”
Allah'ın Resûlü menederler, "Ey Ebû Bekr! Sen bırak, çekil aradan. Ey Ömer! Haydi sen de çekil. Allahü tealâ, sizin yüksek derecenizi bilmektedir”...
Sonra Hazret-i Ali ayağa kalkar; “Ey Ukâşe! Resûlullah’a vurmana, gönlüm razı olmuyor, işte sırtım ve karnım, gel hakkını benden al, istersen yüz kerre vur. Fakat Resûlullah’a dokunma!” diye yalvarır âdeta...
Peygamber efendimiz; “Ey Ali! Sen de otur. Allahü teâlâ, senin de yüksek mertebeni, durumunu bilmektedir” buyururlar...
Sonra Hazret-i Hasan ile Hüseyin radıyallahü anhüma... Cennet gençleri... Son peygamberin pak torunları... Onlar ayaklanırlar... "Ey Ukâşe! Sen de biliyorsun ki, biz Resûlullah’ın torunlarıyız. Onun için bize kısas, Resûlullah’a kısas demektir. Hakkını bizden al, ne olur Resûlullah’a vurma!..”
Peygamberler Sultanı, “Siz de oturunuz, ey iki gözümün neşeleri” diye onları da menederler...
Ve yaşlı sahabiye dönerler:
“Ey Ukâşe! Gel vur!..”

MESCİDDE HIÇKIRIKLAR
Ukâşe; “Yâ Resûlallah! Sen bana vurduğun zaman benim vücûdum açıktı” deyince, sevgili Peygamberimiz mübârek sırtını da açar. Bu sırada Eshâb-ı kirâmdan hıçkırıklar duyulur; “Yâ Ukâşe! Resûlullah’ın mübârek sırtına vuracak mısın?” diye inlerler. Hazret-i Ukâşe, Resûlullah efendimizin mübârek sırtındaki Peygamberlik mührünü görünce, birden bire; “Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Hakkını almak için, senin o mübârek sırtına vurmaya, sana kısas yapmaya kimin gücü yeter, buna kim cesaret edebilir?” diyerek, Kâinatın sultânının mübârek mühr-i nübüvvetini öpüverir...

CENNET'TE ARKADAŞIM
Bunun üzerine Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz ona; “Hayır, ya vuracaksın, yâhud affedeceksin” buyurunca, Ukâşe hazretleri; “Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Affettim. Acaba Allahü teâlâ da beni kıyamet gününde affeder mi?” der....
 Peygamber efendimiz; “Kim, benim Cennet’teki arkadaşımı görmek isterse, bu pîr-i fânîye (ihtiyara) baksın” buyururlar. Resûlullah efendimizin bu mübârek sözünü duyan Eshâb-ı kirâm, onun iki gözü arasından öpmeye başlar. Hepsi; “Ne mutlu sana, ne mutlu sana! Ey Ukâşe! Resûlullah ile beraber olmanın hürmetine, Cennet’te yüksek derecelere kavuştun” derler. Allahü teâlâ hepimizi yüksek şefaatlerine nail eder inşaallah...

26.04.2021 - 06:21