Kızımı kime vereyim?

Kızımı kime vereyim?

“İnsanlar, damat için; cahiliyye devrinde soya sopa; Yahudiler ve Hristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamanında dindarlığa, Allahü tealadan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamanımızda ise, mala ve makama bakılıyor...”

ÖMER ÇETİN ENGİN

Zamanında Merv şehri kadısının bir kızı vardır. Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevki sahibi kimseler bu kızı isteyince hiçbirine vermez ama taleplerden de hayli de bunalır. Bu zatın Mübârek adlı bir kölesi vardır. Onu bağına bakmak için görevlendirmiştir. Kadı biraz rahatlamak için bağa gitmeye karar verir. 
Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmiştir ne de olsa. Efendisi yanına gittiği Mübârek'ten üzüm isteyince, toplayıp getirir. Fakat o da ne… Üzüm ekşidir… Başka ister, o da ekşi çıkar. Efendisi; "Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten kendini alamaz. Mübârek; "Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verir. Kadı şaşırır, "Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun, hiç yemedin mi?" diye çıkışır. 
Mübârek muhteşem bir cevap verir: "Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhafazasını istediniz. Yiyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?" cevabını verir.
Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defa karşılaşır. Bu nasıl bir insandır böyle… Mübârek'in hâline hayran kalır. 

İŞTE GÜVENİLECEK BİRİ
Güvenebileceği birini bulmuştur. Gerçekten onu ve hâlini çok sevmiştir. Kölesine dönerek; "Sana bir şey soracağım" der, "Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pek çok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususta bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?" diye sorar. 
Mübârek ilim dolu cevabıyla kadıyı şaşırtmaya devam eder: "Efendim!.. İnsanlar, damat için; cahiliyye devrinde soya sopa; Yahudiler ve Hristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamanında dindarlığa, Allahü tealadan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı… Zamanımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç."

ARANAN DAMAT BULUNDU
Bunun üzerine efendisi; "Ben dindarlığı ve takvayı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dinine bağlılık, iyi hâl, emanet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum" karşılığını verir. 
Mübârek ise şaşkındır… Böyle bir evliliğin garip karşılanacağını söylese de, kadı akıllı bir insandır. En nihayetinde kızını emanet edeceği kişiyi bulmuştur… 
Birlikte eve giderler… Hem hanımı hem de kızı bu evliliğe razıdır… Onlar ne mübarek hanımlardır… Nikâhları kıyılır…

NİKÂH KIYILIR AMA…
Fakat Mübârek, kızın yanına gitmek bilmez. Bu hâl kırk gün sürer. Anne durumdan haberdar olunca dayanamaz; "Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği hâlde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet eder. Kadı durumu damadına söyleyince ilikleri titretecek gerçekle yüzleşir; "Ey müslümanların kadısı! Ey efendim! Siz kadısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamana kadar bekledim ve ona helal yemek yedirdim. Belki Allahü teala bize salih bir evlad verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur…" 
Bu iki mübarek kimseden İslam âlimlerinin göz bebeği Abdullah bin Mübârek hazretleri dünyayı teşrif eder…

O NASIL BİR RÜYAYDI ACABA?..
Şah Şuca-i Kirmani 'rahmetullahi aleyh'… Kirman padişahının oğlu… Günahlarla dolu bir hayat yaşarken bir gün öyle bir rüya görür ki… Terk eder geçmiş yaşantısını… Allah dostlarına bende olur ve Allah dostu olur… Ömrü boyunca yanında yastıkla dolaşır… Fırsat bulduğu ilk anda bir yere dayar o güzel başını ve uyur… Tek o güzel rüyayı bir daha görmek için… - O rüyanın bir kısmını görmek için, bütün dünya benim olsa ve isteseler verirdim, der… Rüyanın ne olduğuna dair kitaplarda bir kayıt yok… Ama böylesi bir rüyanın ötelere ait olduğu da aşikâr…
Bu Allah dostunun çok saliha, çok mübarek ve çok güzel bir kızı vardır… Evlilik çağına geldiğinde hem takvası hem güzelliği ülke sınırları dışına taşar… Civar devlet başkanları develer dolusu hediyelerle elçiler gönderirler çocuklarına hanım yapmak için…
Şah Suca bakar olacak gibi değil, dolaşmaya başlar diyar diyar… Bir mescide girer… Bakar ki bir genç namaz kılıyor ama nasıl bir namaz kılmak… Çok hoşuna gider… Nur yüzlü gence yanaşır ve sorar, - Evladım saliha ve dünya güzeli bir kızla evlenmek ister misin?.. Çekingen bir cevap: 
- Amca bana kim kız verir ki?.. Ben çok fakir biriyim…
- Ben kızımı sana veriyorum, der… Dünya malı ne ki…

SENİN RABB’İNE GÜVENİN YOK…
Nikâhlarını kıyar… - Al hanımını evine götür der… Ev dediğin kırık dökük kulübeden başka bir şey değildir… Yeni gelin masanın üzerinde bir kuru ekmek parçası görür ve yüzünün rengi değişir… - Bu ekmek parçası da ne?.. Genç, - Senin nasibindir. Yarın yerim diye ayırmıştım. Al ye, der…
Kız döndüğü gibi sarayın yolunu tutar… Çocuk arkasından ah eder, - Ben bir sultan kızının benimle kalmayacağını bilirdim, der ister istemez…
Kız bunu duyunca geri döner… 
- Ben fakirliğin için mi babamın evine gidiyorum sanıyorsun… Sen yarına ekmek bırakmışsın… Senin Rabb’imizin yarın da rızık vereceğine itimadın yok. Ben babama şaşıyorum… Beni zühd sahibi (dünyaya kıymet vermeyen) biriyle evlendireceğim der dururdu. Bu evde ya bu ekmek kalır ben giderim, ya bu ekmek gider ben kalırım, der…
Genç ekmeği bir fakire verir… Kız beyinin yanına döner. Uzun yıllar mutlu bir hayat yaşarlar…
***
Eskilerde ölçüler böyle, ya günümüzde...

29.04.2021 - 04:15