Bir dağ diz çöktü

Bir dağ diz çöktü

O gün Ebû Cehil gayzından kuduracak gibiydi... Peygamberler Sultanı'nı öldürecek olana hazineler vadetti... "Bu işi, Hâttâb oğlundan başka yapacak yoktur" diyerek kalktı yerinden... Zaten müşrikler de bunu bekliyordu...

Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, Mekke'de son dini tebliğ etmekteler. Müslümanlar henüz az ve eziyet altında. Bir gün feyzler saçan o güzel gözleri iki kimseye ilişir. Hazret-i Ömer (henüz müslüman değilken) ile Ebû Cehil bir yerde oturmuşlar, gizli gizli bir şeyler konuşuyorlardır. O gece Resûlullah, “Yâ Rabbî bu İslâm dinini Ömer ile yahut Ebû Cehil ile kuvvetlendir” duasını ederler...
* * *
Günlerden bir gün... O gün Ebu Cehil bir başka düşmanlık içinde. Müşriklerin toplandığı sırada Ömer bin Hâttâb da orada zira. Onun gözü pekliğini iyi bilir. Şeytan zekâsına sahip olduğundan hemen bir plan yapar ve avazı çıkar bir sesle zehrini saçar, "Muhammed’i öldürmekten başka çâre yoktur. Bunu yapana yüz kızıl tüylü deve, çil çil altın, gümüş, elbiselik kumaş, bol miktarda misk vereceğim. Onu öldürecek yiğit abad olacak. Servete boğacağım o bahadırı..."
Gayesi gadaplı olduğunu bildiği Ömer'i dolduruşa getirmektir, nitekim de başarır. Ömer bin Hâttâb yerinden fırlar ve gürler, "Bu işi, Hâttâb oğlundan başka yapacak yoktur"... Onu alkışlarlar, "Haydi Hâttâb oğlu! Görelim seni" derler... O da kılıcını çeker, yola düşer.  O bu çaba içindeyken Cenab-ı Hak da, Ömer'i sıddıklar defterine yazacağına yemin ediyordu. Yüce Allah buyurdu ki, "Sen sevgilimi öldürmek için kuşanıp donandın. Ben de O'nun aşkını senin boynuna bir nur hâlesi gibi geçirdim. İzzet ve celalim hakkı için nice şehirler senin kılıcınla İslam'a gelecek. Ve nice düşman memleketi korkunla titreyecektir..."

DAHİCE PLAN
Henüz yeni müslüman olan Nu’aym bin Abdullah’a (radıyallahü anh) rastlar. Hazret-i Nuaym, "Bu şiddet, bu hiddetle nereye yâ Ömer?" deyince, "Millet arasına ikilik sokan, kardeşi kardeşe düşman eden Muhammed’i öldürmeğe gidiyorum" cevabını alır. Nuaym içinden 'felaket' diye düşünür ve dâhice bir plan yapar. "Ya Ömer! Güç bir işe gidiyorsun. O’nun Eshâbı çevresinde, pervane gibi dolaşıyor. O’na birşey olmasın diye titreşiyorlar. O’na yaklaşmak çok zordur. O’nu öldürsen bile Abdulmuttaliboğullarının elinden yakanı nasıl kurtarabilirsin?" der.
Aslında doğru söyler fakat Ömer bin Hâttâb bunu düşünecek durumda değildir. "Yoksa, sende mi onlardan oldun? Önce senin işini bitireyim" der ve kılıncına sarılır. Nuaym "Yâ Ömer! Beni bırak! Kardeşin Fâtıma ile, zevci Sa’îd bin Zeyd’e git ki, ikisi de Müslüman oldu" diyerek planını uygular.
Hâttâb oğlu şoktadır. 'Yalan söylüyorsun' der ve kız kardeşi Fâtıma'nın evine doğru yönelir. Hazret-i Nuaym başarmış ve Peygamlerler Sultanı'na doğru yaklaşan büyük bir tehlikenin yönünü değiştirmiştir.

KARDEŞ'E TOKAT!
Fâtıma (radıyallahü anha)... Zevci Sa'id bin Zeyd (radıyallahü anh) ile eshabdan Habbab bin Ered'i evlerine davet etmişler, Tâhâ suresini okutuyorlardır... Ömer kızgın şekilde kapıyı çalar. Onu görünce Habbab'ı saklar, kapıyı açarlar...
'Ne okuyordunuz?' diye kükrer Ömer. 'Bir şey yok' diyebilirler... İyice celallenir Hâttâb oğlu "Doğruymuş, siz de O'nun sihrine kapılmışsınız" diyerek eniştesi Sa'id'i tutup yere vurur... Fâtıma, beyini kurtarmak isterken, mübarek annemizin yüzüne de bir tokat indirir... Fâtıma'nın ağzından kan süzülmeye başlar... Ne de kardeş, ne de olsa can... Kalbi yumuşar o anda... Annemiz iman kuvvetiyle ayağa fırlar, “Ya Ömer! Niçin Allah’dan utanmaz, âyetler ve mûcizeler ile gönderdiği Peygamberine inanmazsın? İşte ben ve zevcim, Müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz” der ve Kelime-i şehâdeti okur.
Hazret-i Ömer, kız kardeşinin bu imanı karşısında birden yumuşar ve yere oturur, "Okuduğunuzu getirin" der.

NE KADAR DA DOĞRU
Tâhâ suresini okumaya başlar ve hâlden hâle girer Ömer. “Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve (yedi kat) toprağın altındaki şeyler hep O’nundur” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyunca, derin derin düşünür ve, “Yâ Fâtıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız Allah’ın mıdır?” der, Kardeşi; “Evet, öyle ya! Şüphe mi var?” diye cevap verir. “Yâ Fâtıma! Bizim bin beş yüz kadar altından, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiçbirinin, yeryüzünde bir şeyi yok” diyerek şaşkınlığı artar. Biraz daha okur; “Allahü teâlâdan başka ibâdet edilecek, tapılacak hak bir ilâh, bir mâbud yoktur. En güzel isimler O’nundur”...
“Hakîkaten, ne kadar doğru” der demez, Habbâb saklandığı yerden çıkar, tekbir getirir. “Müjde yâ Ömer! Resûlullah, Allahü teâlâya duâ ederek; “Yâ Rabbî! Bu dîni, Ebû Cehil ile yâhud Ömer ile kuvvetlendir” buyurmuşlardı. İşte bu devlet, bu saâdet sana nasîb oldu” der.
Kalbe iman ışıkları doluşurken, Hazret-i Ömer “Resûlullah nerede?” diye sorar. Kalbi O güzeller güzeline tutulmuştur. O gün, Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Erkam’ın evinde, eshâbına nasîhat veriyordur. Ömer bin Hâttâb'ın geldiğini görürler ve tedirgin olurlar, Resûlullah’ın etrâfını sararlar. Hazret-i Hamza, “Ömer’den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıcını çekmeden başını uçururum” derken, Resûlullah; “Yol verin, içeri gelsin!” buyururlar.

ÎMÂNA GEL YÂ ÖMER
Cebrâil (aleyhisselâm), daha önce, Hazret-i Ömer’in îmân etmek için geldiğini ve yolda olduğunu haber vermiştir zira. Resûlullah efendimiz, Hazret-i Ömer’i emsalsiz tebessümleriyle karşılarlar; “Bırakınız, yanından ayrılınız” buyururlar. Hazret-i Ömer, Resûlullahın önünde diz çöker. Sanki bir dağ diz çöker. Resûlullah, Hazret-i Ömer’i kolundan tutup; “Îmâna gel, yâ Ömer!” buyururlar. O da temiz kalb ile Kelime-i şehâdeti söyler. Eshâb-ı kirâm, sevinçlerinden tekbir seslerini göğe yükselttiler.
* * *
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” îmâna geldiği gün bu âyet-i kerîme nâzil olur: (Ey Peygamberim “aleyhisselâm”! Sana yardımcı olarak Allahü teâlâ ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetişir.) [Enfâl 64]

10.05.2021 - 06:14