Allah'ın Aslanı

Allah'ın Aslanı

Allahü teâlânın ve Resûlünün (aleyhisselâm) yolunda, kalemlerin yazamayacağı, yazsa dahi kitapların alamayacağı, dillerin anlatmakta yetersiz kalacağı, akılların almakta zorlanacağı sayıda fedakârlıklar sahibi yüce sahabi… Cenâb-ı Peygamberin dördüncü halifesi ve pak damadıdır…

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden. Peygamberimizin (aleyhisselâm) damadı ve dördüncü halifesi... Kendilerine hiç puta tapmadan Müslüman oldukları için “kerremallahü vecheh”, kahramanlığı ve çok cesur olmalarından dolayı “kerrâr” “Esedullah-il gâlib” lakabları verildi. Takdîr-i ilâhiyyeye gösterdiği tam rızadan dolayı da “Mürteza” denildi. Cennetle müjdelenen on sahabiden dördüncüsü ve Ehl-i beytin ilki...
Babası Ebû Tâlib’in geliri az ve çoluk çocuğu kalabalık. Sevgili Peygamberimiz kendisine çocuk yaştan itibaren, evlatlarından bile fazla ihtimam gösteren amcasına yardımcı olmak isterler ve Hazret-i Ali’yi (radıyallahü anh) evlerine alırlar… Ne devlet… Pak çocuk Allah’ın en sevgili kulunun yanında büyür… İslamiyet geldiğinde ilk iman edenlerden olur… Ve sonrasında kalemlerin yazamayacağı, yazsa dahi kitapların alamayacağı, dillerin anlatmakta yetersiz kalacağı, akılların almakta zorlanacağı sayıda fedakarlıklarla; Allah Resûlünün hizmetinde bulunur…

HANGİNİZ CANINI FEDA EDER?
Hicret… Cenâb-ı Peygamber can dostu Ebu Bekr-i Sıddık’la Medine’ye gideceklerdir… Düşmanlar kapıda ve tek dertleri kainatın varlık sebebini ortadan kaldırmak… Cenâb-ı Peygamber; -Ya Ali! İzin geldi. Ben de hicret edeceğim. Medine’ye gidiyorum. Bu gece yatağımda sen yatacaksın. Örtüme sarın ve uyu; hatırına hiçbir şey gelmesin. Hiç korkma. Mekkelilerin bana bıraktıkları emanetleri yarın sahiplerine teslim edersin. İnşaallah Medine’de buluşuruz, buyururlar…
Sonra Yasin sûresinin ilk on ayetini okurlar, yerden bir avuç toprak alıp dışarıda bekleşen müşriklerin üzerlerine saçarlar… Ve onların bakan ama görmeyen gözlerinin arasından çıkıp giderler…
O gece Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselâm ile Mikail aleyhisselama sorar:
-Hanginiz hayatını diğeri uğruna feda edersiniz?
İki büyük melek suali samimiyetle cevaplandırırlar:
-Ya Rabbi hiçbirimiz hayatımızı diğerine bağışlamayız...
Allahü teâlâ buyurur ki:
- Hâlbuki Ali, öyle yapmadı. O, Peygamberinin hayatını kendi hayatından aziz tuttu. Şimdi zordadır; yardımına koşunuz...

AYAKLARI KANLAR İÇİNDE
Yüce sahâbi daha sonra Efendimizin emanetlerini sahiplerine teslim ederek, hane halkını da yanına alarak Medine’ye yola çıkar… Ayakları şişmiş ve kanlar akar vaziyette canından aziz peygamberine Kuba’da yetişir… Fakat yanına gidecek hâli kalmamıştır… Efendimiz, haber verilince amcazadesinin yanını bizzat teşrif ederler, hâlini görünce kalpleri bin parça onu kucaklar ve uğrunca parçalanmış ayaklarını şefkatle sever ve afiyeti için dua ederler.. Hatta Hazret-i Ali’nin bu fedakârlığı üzerine: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızası için nefsini feda eder” âyet-i celîlesinin nâzil olduğu rivayet edilir.

ON ALTI KILIÇ YARASI
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) “Allah’ın aslanı!” diye tanınır. Şecaati, metaneti, cesareti eşsizdir ama hiçbir vakit haddi aşmazlar. Medine-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’nin inşaasında çok çalışır, bizzat sırtında taş ve toprak taşırlar. Başta Bedir, Uhud ve Hendek harbleri olmak üzere, Resûlullahın bütün gazvelerinde bulunur saymakla bitmez kahramanlıklar gösterirler.
Bedir savaşına katıldıklarında henüz 25 yaşındadırlar ve ileri gelen müşrikleri katlederler. Uhud’da ise on altı kılıç darbesi alırlar… Hendek savaşında da müşriklerin en azılıları ile savaşırlar. Hele biri vardır ki tarif edilecek gibi değildir…

İNSAN AZMANI AMR BİN ABDÛD
Muharebenin iyice şiddetlendiği yirmi ikinci gün, Amr bin Abdûd adlı müşriklerin en azılılarından biri, Hendek kenarlarına gelip meydana er ister. Müslümanlardan kimse Amr’ın davetini kabul etmez… Bir daha meydan okur, bir daha, bir daha derken yedi kere seslenir…
Yedincide Resûlullah (aleyhisselam) efendimiz, Hazret-i Ali’yi çağırır ve huzuruna oturtur…
“Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdûd’un önüne yiğitçe, cesaretle var. Onun heybetinden, uzun boyundan endişe etme. Ben, Hak teâlâ’dan sana yardım etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun şerrinden kurtulmaları için dua ediyorum” buyururlar.
Hazret-i Ali atına biner, avını gözetleyerek giden bir aslan gibi, Amr’ın önüne varır. Şimdi kalemimizi bir kenara bırakıp, sonrasını eşsiz bir eser olan Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn’den nakledelim: “Yâ Amr! Duydum ki sen Kâ’be’nin karşısında ahd etmişsin ki, Kureyş’den bir kişi senden iki şey istese birini yaparmışsın.” buyurdu. Amr “Evet öyle söz verdim” dedi. Hazreti Ali: “Biliyorsun ben Kureyşdenim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabûl et”, buyurdu. Birinci isteğim, Allah’ın birliğine ve Resûlünün Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm) olduğunu ikrâr ve tasdîk etmendir”, buyurdu. Amr: “Bunu kabûl etmiyorum, başka ne istiyorsun?” dedi. Hazreti Ali: “İkinci isteğim bu iki kuvveti hâllerine bırakıp, Mekke-i Mükerreme’ye gitmendir” buyurdu. Amr “Bunu kabûl ettim, yalnız Ebû Bekr, Ömer ve Osman (radıyallahü anh)ın başlarını keserim,” dedi. Hazreti Ali: “Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?” buyurd

SEN HENÜZ GENÇSİN YÂ ALİ…
Amr: “Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyânın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem” dedi. “Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duâsı ile senin başını kesmek isterim” buyurdu. Hazret-i Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hazret-i Ali’ye doğru yürüdü. Hazret-i Ali de atından indi. Birbirlerine hamle ettiler. Hazret-i Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu bir kılıç darbesiyle kopardı. Artık işi bitti, diyerek geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş bacağını Hazret-i Ali’ye fırlattı. (Görenler nakletti ki bu bacak mübareğe isabet etse ölümüne sebep olurdu). Hazret-i Ali hemen geri dönüp Amr’ı öldürdü. Resûlullah (aleyhisselâm) tekbir getirip: “Ali’nin Amr bin Abdûd ile bir kere karşılaşması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetinden hayırlıdır” buyurdu.              (devamı yarın)

11.05.2021 - 05:47