Menkıbeler

Abdüllatif Uyan

Seyyid Fehîm efendi, üstâdını çok sever, bir an bile ayrılmak istemezdi yanından.
Hep Onu düşünürdü.
Ve Onu hayâl ederdi.
Gâyesi, teveccühüne kavuşmaktı.
Bâzen kapısının eşiğine yatardı.
Ve orada sabahlardı.
Öyle ki, üzerine (kar) yağardı.
Vücûdu kaybolurdu kar içinde.
Bir gün yine mübârek eşiğe yattı.
Seyyid Tâhâ gece yarısı kalktı.
Abdest almaya dışarı çıkıyordu.
Seyyid Fehîmi gördü eşikte.
Hemen tutup kaldırdı yerden.
Ve “Ey Fehîm! Siz ilimde derin bir bahr-i ummânsınız. Bunu yere sermeye hakkınız yoktur” buyurdu.
Fehîm, boynunu büküp;
“Himmetinize muhtâcım” dedi.
Seyyid Tâhâ çok duygulandı.
Onu sevigiyle kucakladı.
Ve kuvvetle sıktı.
İşte ne olduysa, o anda oldu.
Kalbine nûr ve feyzler doldu.
Tasavvufta öyle çok yükseldi ki, nefis ve şeytan ona zarar yapamıyordu artık.
Kendi kendine;
"Bu, bana kâfidir" dedi.
Sabahleyin hocası sordu ona:
“Sen hiç kaplan gördün mü?”
“Görmedim efendim.”
“Husûsiyetini bilir misin?”
“Maksadına kavuşmak için hiçbir engel tanımaz ve hiç kanâat etmezmiş” dedi.
Seyyid Tâhâ; “Sen de öyle ol, bu yolda edindiğin şeyleri kâfi görme” buyurdu.