Menkıbeler

Abdüllatif Uyan

Efendimiz aleyhisselâm, bir gün Kâbe'de müşriklerin hidâyete gelmesi için duâ ediyordu.
Ebû Cehil ve yandaşları geldi.
Ve yılışık bir tavırla oturdular.
Gâyeleri, onu üzmekti.
Ebû Cehil ileride birşey gördü.
Bu, bir deve işkembesiydi.
Onu yandaşlarına gösterip;
"İçinizde şunu kim alır da, şu adam secdeye gittiğinde, götürüp omuzunun üzerine koyar?" dedi.
Şu adam dediği, Efendimizdi.
Ukbe kâfiri kalktı;
"Bu işi ben yaparım" dedi.
Ve onu alıp bu alçaklığı yaptı.
Abdullah bin Mes’ud, bunu gördü.
Çarpılmışa döndü!
Bir türlü inanamıyordu.
"Hayır, olamaz!" dedi.
İnsan bu kadar süflîleşemez.
Bu kadar aşağılık olamaz.
Kaldırmaya yeltense öldürürlerdi.
Garipti çünkü. Kimi kimsesi yoktu.
Üstelik zayıf bünyeliydi.
Derken koşarak bir hâtun geldi.
Bu gelen Hazret-i Fâtıma idi.
Babasının üstündeki o şeyi attı.
Efendimiz doğrulup selâm verdi.
O kâfirlerin isimlerini birbir sayıp;
Allah’a havâle etti onları!
Bunlar, yedi bedbah idi.
Yedisi de Bedir'de öldürülüp, leşleri atıldı kör bir kuyuya.
Efendimizin bu bedduâsını işiten mel’unlar, gülmeyi bırakıp derin bir sessizliğe büründüler!
Yüzlerinin kanı çekilmişti.
Belli ki, âkıbetlerini görür gibi olmuşlardı şimdiden.