Menkıbeler

Abdüllatif Uyan

 
Dıhye-i Kelbî (radıyallahü anh), ticâret için uzak seferlere gider ve dönüşte küçük Hasan ile küçük Hüseyin'e hediyeler getirirdi.
Kendisi çok güzeldi.
Çok da yakışıklıydı.
Cebrâil aleyhisselâm, çoğu zaman onun sûretinde gelirdi Resûlullaha.
Bir gün yine Dıhye sûretinde geldi.
Hasan ve Hüseyin de mesciddeydi.
Ve bir köşede oynuyorlardı.
Onu görünce çok sevindiler.
Zîrâ onu Dıhye zannetmişlerdi.
Derhâl oyunu bıraktılar.
Ve koşup kucağına oturdular.
Acabâ ne hediye getirdi diye.
Minik ellerini iki cebine uzattılar.
Zîrâ Hazret-i Dıhye, cebinden çıkarıp da verirdi hediyelerini.
Lâkin elleri boş çıktı çocukların.
Hazret-i Cibrîl mahcup oldu.
Oracıktan uzandı Cennete.
Bir salkım üzüm koparıp verdi birine.
Sonra bir nar koparıp uzattı diğerine.
Çocukların işi görülmüştü.
Koştular oyun yerlerine.
Tam yiyeceklerdi ki.
Mescidin kapısında biri göründü.
Fakîr kılıklı bir ihtiyârdı bu gelen.
Kapıdan seslendi ki:
“O meyvelerden bana da verin!”
Çocuklar koştular.
Biri üzümü uzattı, diğeri ise narı.
Fakîr, meyveleri tam alıyordu ki.
Hazret-i Cibrîl seslendi çocuklara:
“Durun, meyvenizi ona vermeyin!”
O gelen, fakîr kılığında Şeytan’dır.
Ve Cennet meyvesi ona haramdır”
Çocuklar, bu îkâzla geri döndüler.
Şeytan da rezîl olarak terk etti o yeri.