Geniş Açı - Fikir ve tartışma

Prof. Dr. Kemal Yavuz
kyavuz@fsm.edu.tr
 
‘Yaşam’, ‘okul’, ‘tümce’… Bir zamanlar “Saf Türkçe” adı altında, dilimize uydurulmuş kelimeler yerleştirilmeye çalışıldı. Önceki devirleri bir tarafa bırakırsak bu, daha ziyade 1958-1980 yılları arasında öne çıktı. Türkçede uydurulan kelimeler dilimizi kirletti. Peki, bunu yapanların niyetleri ne idi?
 
Diller arasında kelime alışverişlerinin bulunması yadırganmamalıdır. Bu durum geçmişte olduğu gibi bugün de böyledir. Hele din ve kültür, yaşama birliği olunca bu durum çok daha ile gidecektir.
 
“Okul” ile sınırlarımızın dışına çıkamazken, “mektep” ile büyük dünyalara açılıyorduk.
 
Türkçenin büyük bir tarihî derinliği ve geniş bir coğrafyası vardır; genişliğini de tarihî hadiselerden almıştır. Her geçtiği yerden güzellikler toplayan Türk milleti dilini de hayatının akışına göre, güzelliklerle genişliklerle süslemiştir. Türkçe, Orhun’a kadar nasıl bir safha geçirmiştir bilinmez. Orhun Âbideleri’ndeki hitabet diline bakınca Türkçenin anlatım gücünü daha gerilere götüren metinlerin bulunması gerekir.
Türkçe üzerinde ilk derlemeler ve araştırılıp incelemeler Kaşgarlı Mahmut tarafından yapılmıştır. Bununla beraber Türklerle ilgili bilgiler komşuluk yaptığımız milletlerin kaynaklarında bulunur. Başta Çin olmak üzere İran ve Arap kaynakları Türklere, Türk tarihine ve kültürüne ait bilgiler verirler. Türkçenin dikkat çeken bir başka yönü de bu milletlerin dillerine verdiği değerdir. Tarihe bakarsak, Orhun Âbideleri’nin yalnız Türkçe olmadığını görürüz; bu sonsuza uzanan taşların bir yüzü de Çinceye ayrılmıştır.
Türklerin İslâm dinini kabul etmeleri ile birlikte Arapça da hayatımıza girmiş, başta Kur’ân-ı kerim olmak üzere pek çok Arapça metinler Türkçe ile iç içe bir duruma geçmiştir. Arap şair ve yazarları da Türkler hakkında övgü dolu eserler yazmışlardır. Cahiz ve İbni Fadlan bunların başında gelmektedir.
İranlılarla olan durumumuz da tıpkı Araplara benzer. Önceki mücadeleleri bir tarafa bırakırsak, İran’da başta Büyük Selçuklu Devleti olmak üzere Türk devletleri kurulmuştur. Bu devletler ortadan çekildikten sonra bile bu yerlerde hüküm süren Türk hanedanları olmuştur. Safevîlerden, Nadir Şah’a kadar gelen zamanda bunu görmek mümkündür.
İşte bu tarihî paralellik aslen başta büyük şair Nizamî olmak üzere Türk asıllı pek çok şair Farsça eserler yazmışlar, şiirler söylemişlerdir. Bunların içinde Yavuz Sultan Selim Han gibi bir padişahımız da vardır. Artık ne Türkçe Arapçadan ne Arapça Türkçeden, ne Farsça Türkçeden ne Türkçe Farsçadan, ne Arapça Farsçadan ne de Farsça Arapçadan ayrılmıştır. Onun için Anadolu’da başlayan Türk edebiyatında başta Mevlâna Celaleddin-i Rumî olmak üzere kaleme alınan eserler Farsça ve Türkçe yazılmıştır.
Yazılan eserler yazarın elinden çıktıktan sonra topluma mal olduğundan, ortaya konan yeni eserlerin de başvurduğu kaynaklar vardır. Mevlâna eserini yazarken başta Kelile ve Dimne, Kabusname gibi eserlere gitmiş, ancak aldığı fikirleri kendi düşüncesine göre işleyerek milletin faydasına sunmuştur. Aslında bütün şair ve yazarlar bu bakımdan aynı yolu tutmuşlardır. Bunda inanç ve tarih birliği en büyük rolü oynamıştır.
Lâkin her dilin kendine göre bir kelime kadrosu ve işleyiş şekli vardır. Bunun da ötesinde dillerin kendisinde bulunmayan muhtaç oldukları kelime ve deyimler de olur. Bu yönden bakınca diller arasında kelime alışverişlerinin bulunması çok yadırganmamalıdır. Bu durum geçmişte olduğu gibi bugün de böyledir. Bugün telefon, televizyon gibi kelimelere her dil ihtiyaç duymaktadır. Hele din ve kültür, yaşama birliği olunca bu durum çok daha ile gidecektir. “Peygamber”, “din”, “iman”, “mektep”, “mektup” gibi kelimeleri tarihin kaynaklarından alıyoruz. “Mescid”, “cami, “medrese” gibi kelimeler de böyle. Bunları Türkçenin vücudundan, varlığından ayrı sayamayız. Hatta bütün İslâm milletlerinin ortak kelimelerinin başında bunlar vardır. Bu milletler bunlarla yaşarlar ve hayatlarını bu kelimelerle devam ettirirler. Bu saydığımız kelimeler dillerin başta gelen sözcükleridir. Arapça olsun, Türkçe olsun, Farsça olsun hemen her dilde böyle alınmış kelimelerle çok karşılaşılmaktadır. Bunları derinlemesine araştırıp incelemek gerekir. Nedim’in şu beytine bakalım:
Ayağın sakınarak basma aman sultânım
Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun
Burada Türkçenin içine hangi kelimeler girmiştir. Bu on bir kelimeyi bulan beyitte şair “sultân” ve “aman” kelimelerini Arapçadan, “mey” ve “rindan”ı da Farsçadan almıştır. Fakat Nedim bunları Türkçe bilir. Şu hâlde Türk dili bunlara ihtiyaç duymaktadır. Tarihte ilk defa “hükümdâr” manasına Gazneli Mahmut tarafından kullanılan sultan kelimesine asıl şahsiyetini kazandıran bu Türk hükümdarı olmuştur. Arap ve Fars bunu ne derecede bilirdi? “Mey” ve “rindân” kelimeleri de Türkçeye alınmıştır. Bunları almasa idik bu beyite o ses ve söz güzellikleri, o mana derinliği nereden gelecekti? Ya “şîşe” kelimesi? Bunu çok kimse Farsça zanneder. Hâlbuki bu Türkçenin “şişmek” kelimesi ile ilgilidir. “-e” eki ile isim yapılmıştır. Fars da bunu Türkçeden almıştır. Biz de Arapçadan aldığımız arûz veznine uydurarak ilk hecesini uzatmışız. Böylece bir âhenk vermişiz. Soğuk demir dövülmez, fakat kızarınca istediğiniz şekli verirsiniz. İşte şair aşkın o ateşli hâlini “şişe” kelimesine bile işlemiştir. Şimdi bu güzellikleri kayıp mı edelim? Hayır hayır bu olamaz. Bir de şu beyite bakalım;
O gül endâm bir al şâla bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi yerlerde sürünsün yürüsün
Burada anlaşılmayan ne var; hangi kelime yabancı; hepsi bizim. Hâlbuki iki mısrada “gül, endâm” ve “şâl” kelimeleri Farsçadan gelmiş. Bizi, biz yapmış. Nedim gibi bir şairin dilinde başka bir dünya kurmuş. Türk'ün zevkini ortaya koymuş; sanata yol açmış ve gitgide olgunlaşıp güzelleşmiş. Bunların yanında, bunların arkadaşları olan ve Türkçede yer alan pek çok kelime Arapçadan, Farsçadan, Boşnakçadan, Arnavutçadan, Ermeniceden, Rumcadan ve baka dillerden alınmıştır. Böylece ortaya bütün âlemi kaplayan bir Osmanlı Türkçesi çıkmış. Şimdi bu güzel kızları bir anda şart edip kapı dışarı mı bırakalım? Haydi, şart yerine “koşul” kelimesini kullanalım. Birisi “Avradı, hanımı” veya “karıyı koşulladım” derse; ne kadar çirkin bir ses ve mana ile karşılaşırız. Bir anda haram içine düşer yabancılaşıveririz. Evet, “koşul” kelimesinin kullanıldığı yerler de var. Ama bizim olmuş gelinleri kapı dışarı etmek yakışan bir şey mi? Bu gariplikler, tuhaflıklar başka kelimeler için de geçerli. Arapça “nesl” kelimesini ele alalım. Bir defa bu kelime bizim ağzımızda “nesil” diye söylenir. Bunu kuşak yerine kullanıyorlar. “İnsan kuşağı”, “kedi kuşağı” gibi kullanışlarda dilimizi ne kadar çirkinleştirmiş oluruz. “Hisâb” kelimesi de öyle. Türkler “hisâb” demezler; bu kelime bizim ağzımızda “hesap” olarak söylenir. Üstelik bu güzel gelinden, “hesap edelim”, “hesaplaştık” gibi pek çok deyim var. Şimdi bu çocukları ne yapacağız? Atalım mı, atamayız. Bir de “yaşam” kelimesine bakalım; bunu da “hayat” yerine kullanıyorlar. Şimdi insan sevdiği birine “hayatım” diyecek yerde “yaşamım” dese nasıl bir ruh hâlinin içine düşer; bu da olmaz. Bunun da ötesinde bu kelimenin ötesinde insanı manevî dünyalara götüren bir tarafı da vardır. En başta bu kelime Allahü teâlanın sübûtî sıfatları içinde yer alır. Şimdi bunun yerine “yaşam” kelimesini yerleştirebilir misiniz? Bu olur mu, derseniz; hiç olmaz. Bu mana tutmaz, bu kötü niyet herhâlde manevî dünyamızı altüst eder.
 
SAF TÜRKÇE CEREYANI
 
Bir zamanlar “Saf Türkçe” adı altında, dilimize uydurulmuş kelimeler yerleştirilmeye çalışıldı. Önceki devirleri bir tarafa bırakırsak bu, daha ziyade 1958-1980 yılları arasında öne çıktı. Türkçede uydurulan kelimeler dilimizi kirletti. Kirletmekle kalmadı, insanımızı dilimizden, güzel Türkçemizden uzaklaştırdı. Bunlar milleti hiçe sayan, kasıtlı kimselerin marifetleri idi. Niçin böyle yapılmıştı niyetleri ne idi?
En başta geçmişle ve manevî hayatımızla ilgimizi kesmek niyeti vardı. Tarihten gelen sanatımız, edebiyatımız, manevî dünyamızın yer aldığı büyük kültürümüz hedef alınmıştı. Bunu başarınca geçmişle ilgimiz kesilmiş olacaktı. Atılan her kelimenin geçtiği eserler başta Atatürk’ün Nutku olmak üzere atılacaktı. Böylece bin yıllık kültür dünyamız altüst edilip ortadan kaldırılacaktı. Sonra dede ile torun birbirlerinin söylediklerini anlamayacaktı. Geçmişten gelen âdetler örfler tanınamaz olacaktı. İşin en kötü tarafı kelimelerin coğrafyadaki alanları daralacak, dildeki iletişim ortadan kalacaktı.
 
TÜRK BİRLİĞİ BOZULDU
 
Şimdi “mektep” kelimesini ele alalım. Bu kelime bütün Türk ülkelerinde yaşar. Azeri, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Uygur Türkleri bu kelimeyi kullanıyorlar. Bizde de 1960 yıllarına kadar kullanılan bu kelime atıldı, yerini Fransızcadan gelme  “okul” “ecole” aldı. Türkçenin anlaşma durumu bir kelimenin atılması ile ne hâle geldi. Bütün Türk ülkeleri mektep diyerek anlaşırken Türkiye Türklerinin okul kelimesi ile sınırlarının dışına çıkamaması ve bunlardan ayrılması nasıl bir maksadı gösterdi. “Tümce”, “sözcük”, “zorunlu” gibi pek çok kelime de böyle... Bu kelimeleri atınca öz kardeşlerimizle anlaşamıyoruz. Herhâlde Sovyetler Birliği’nin dağılacağını önceden haber alan güçlerin fikirleri doğrultusunda bu yollara başvuruldu. Zikrettiğimiz bu kelimelerin bir de Türk dünyasının ötesine taşan tarafları var. Mektep atılınca Arapçada yazı yazılan yer anlamında kullanılan bu kelimenin İslâm ülkelerindeki durumunu da düşünelim. “Okul” ile sınırlarımızın dışına çıkamazken, “mektep” ile büyük dünyalara açılıyorduk.
Her dilin bir hayatı vardır. Türkçe de öyledir; tarih içinden gelirken kendini yenilemiş ve ömrünü devam ettirmiştir. Bir kısım kelimeleri bırakırken, bazılarını kendi yapısı içinde ortaya çıkarmış, ihtiyaç duyduklarını da, kendisinde yoksa, başka dillerden karşılamıştır. Bu, dilin tabii gelişmesidir. Buna müdahale edilirse, dil tabii yolundan dışarı çıkar. Böylece, Türkçede yapılan ilim yolundan çıkmak olmuştur. Bunu bilerek kasten yapanlar olduğu gibi “nüfuz” ile “nüfus” kelimelerini birbirinden ayıramayan yapma bilim adamları da vardır. Birincisinde "hınzırlık", ikincisinde "cehalet" vardır.
Bugün Türkçe tabii yoluna devam etmektedir. Ancak Türkçeye musallat olan yeni belalar da vardır. O da Batı dillerine ait kelime ve ibarelerin caddelerde boy göstermesidir. Bu da kasıtlıdır. Bu reklamlarda ve tabelalarda her dil kendi geleceğini görmeye çalışmaktadır. Bunların kafalarda yer tutması geleceği başka bir dilin emrine ve hükmüne vermektir. İnsanımızın bu bakımdan şuurlu bir hâle getirilmesi de gerekir. Bunda da öncelik millî eğitime aittir...