Geniş Açı - Fikir ve tartışma

Cengiz Gülaç

av.cengizgulac@hotmail.com
 
15 Temmuz 2016 darbe girişimi Türk siyasi hayatında kapanması zor derin yaralar açtı. Hain darbe girişimi Türkiye’deki mevcut yönetim sorununu daha belirginleştirirken bu soruna çözüm bulma arayışlarının da ivme kazanmasına sebep oldu. Bu arayışların bir neticesi olarak 16 Nisan 2017 referandumu ile Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçildi. Yeni sistemle birlikte partiler arası ittifakların önünü açan çeşitli yasal düzenlemeler yapıldı. 2018’de yapılan Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleriyle Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin ilk tecrübesini yaşamış olduk.
2017 referandumundan bugüne Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ve ittifaklarla ilgili belki de söylenmeyen söz kalmadı. Bu konuyla ilgili yeni ve bütüncül bir söz söyleyebilmek için en azından yakın tarihimizin demokrasi kültürünü ve gelişimini kısaca değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde meseleyi sadece bir sistem değişikliği olarak göreceğiz bu da bizi sağlıklı sonuçlara ulaşmaktan alıkoyacaktır.
II. Dünya Savaşı’nın oluşturduğu görece özgürlükçü iklim, bütün dünyayı olduğu gibi yönünü uzun süre önce Batı’ya çevirmiş ülkemizi de etkisi altına almıştı. Yeni “dünya düzeni”nin etkisi/baskısı sonucu Türkiye’de çok partili hayata -bir başka açıdan da demokrasiye- geçme, bir arzudan ziyade bir mecburiyet hâlini alır. Ne yazık ki ilk deneme dünyada eşi benzeri görülmeyen “açık oy, gizli tasnif” komedisiyle hüsranla sonuçlanır. 
Ancak dönemin muktedirleri, esen demokrasi rüzgârına daha fazla direnemeyecek, 1950’de bu sefer azami demokrasi ilkelerine riayet ederek seçime gidecek ve istemeyerek de olsa iktidarı “Yeter söz milletindir” ilkesini şiar edinmiş; halkın bağrından çıkıp onun isteklerini uygulamaya koymayı hedefleyen Demokrat Parti’ye devredecektir. Bu seçimle birlikte siyasi hayatımız bir tarafta halkın bağrından çıkmış muhafazakâr, milliyetçi sağ bir yapı, diğer tarafta ise gücünü bürokratik oligarşiden alan, halk için halka rağmen doğru bildiklerini -ki bu doğru bildikleri çoğu zaman kendi iktidarını devam ettirecek uygulamalar olan- uygulamaya koymakta pervasız, laik, Kemalist bir sol yapı olmak üzere iki eksen üzerinde şekillenecektir.
1960 darbesi bu iki eksende kırılmalara sebep olacak ve Türk siyasi hayatını parçalı hâle getirecektir. Daha sonra meydana gelen askerî müdahaleler, siyasi partiler tarihimizi âdeta kapatılan, yasaklanan partiler çöplüğüne döndürecektir.
Türk Batılılaşmasının en radikal aşaması olarak sayabileceğimiz Cumhuriyet projesi, ta en başından itibaren toplumsal uzlaşmayı değil, tepeden inmeciliği önceleyen bir toplum mühendisliğini öngörüyordu. Bu sakat anlayışa rağmen demokrasi yolundaki ilerleyişimiz, her on yılda bir darbelerle kesintiye uğramasaydı belki de bugün iki ana kutup ekseninde ilerleyen daha sağlıklı bir siyasal partiler düzenine sahip olacaktı. Bu bağlamda, 15 Temmuz travmasını salt bir terör örgütü mücadelesi olarak izah etmek, 16 Nisan 2017 referandumu ile değişen sistemi sağlıklı anlamamızı engelleyecektir. Sadece siyasi istikrar açısından değil, ülkenin bekası için, bir daha “FETÖvâri” yapılanmaların devlet içinde var olmaması için sağlıklı, sürdürülebilir ve de uzlaşı temeline dayalı bir sistem; hayati önem taşımaktadır.
Seçim ittifakları Türkiye’deki parti sisteminin iki bloklu bir yapıya kavuşması sonucunu doğuracaktır. Yeni sistemde cumhurbaşkanının yüzde 50 artı 1 oy alması gerekmektedir. Bu dayatma beraberinde uzlaşmayı, iş birliğini getirmektedir.
Başkanlık sistemlerinde başkanlık ve parlamento seçimleri genel olarak aynı anda yapıldığı için ittifaklar özellikle küçük partilerin parlamentoda temsil edilmesine imkân verip toplumun büyük oranda demokratik bir şekilde temsil edilmesini sağlamaktadır.
Ülkemizin fotoğrafını daha sağlıklı çekebilmek için dünyadaki ittifak kültürünü, uygulamaları ve tecrübeleri daha yakından incelememiz gerektiğini düşünüyorum. 
Bütün dünyada seçim ittifakları çok büyük oranda seçim öncesi veya sonrası için yapılmaktadır. Seçim sonrası yapılan ittifaklar daha çok sonuç üzerinden, koalisyonlar şeklinde yapılmaktadır. Seçim öncesi ittifakalar ise daha çok başkanlık adaylığında tek ismi desteklemek şeklinde ortaya çıktığı gibi parlamento seçimleri içinse ya tek listeyle seçimlere girmeyi ya da baraj sorunu olan yerlerde bu sorunun ortaklıklarla bir şekilde aşılması sonucunu doğurmaktadır. Bu sebepledir ki 2001-2011 yılları arasında dünya genelinde yapılan 147 cumhurbaşkanlığı seçiminin çok büyük bir bölümünde ittifaklar yapılmıştır. Fransa, Meksika, Güney Kore gibi ülkelerde yıllarca ittifaklarla seçimlere gidilmiştir.
Seçim ittifaklarını seçim sistemleri üzerinden dünyadaki bazı örnekleriyle ele aldığımızda uzlaşı kültürünün hemen hemen her yerde olumlu katkılar sağladığını görmekteyiz. İsrail, Portekiz ve Hollanda gibi ülkelerde nispi temsil sistemi ile seçim öncesi ittifakların çoğunlukla tercih edildiğini görüyoruz. Doksanlı yılların ortalarından sonuna kadar olan sürede Hollanda ve Avusturya’da yapılan seçimlerin yarıdan fazlasında seçim öncesi ittifaklar denenmiştir.
Bilindiği üzere Fransa’da “Yarı Başkanlık Sistemi” vardır. Fransa’da başkanlık ve parlamento seçimlerinde iki turlu, çoğunlukçu seçim sistemi kullanılmaktadır. Fransa, 1958 yılında yapılan anayasa değişikliği ile 5. Cumhuriyet dönemine başlamıştır. Fransa’da seçimin iki turlu dar bölge çoğunluklu sistem olması hem kuvvetli bir başkanlığın oluşmasına hem de parlamentodaki üyelikler için yarışan partilerin birinci turda çoğunluk kazanmamaları hâlinde ikinci turda kendi siyasi görüşlerine en yakın parti veya adayı desteklemelerine sebep olmuştur. Bu şekildeki iki turlu seçim sistemiyle ittifaklar, uzun vadede sol veya sağ partileri kendi içerisinde daha uzlaşmacı bir kültüre yöneltmiştir. Fransa’da 1958-2006 yılları arasındaki her seçimde seçim öncesi en az iki ittifak oluşmuştur.
İtalya’da seçim ittifakları “Mattarellum” olarak adlandırılan 1993 seçim sistemi reformuyla önem kazanmıştır. Çok sayıda yolsuzluk iddiasının ortaya saçılmasıyla birlikte Temiz Eller Operasyonu ile seçim sisteminde reformalar yapılmıştır ancak bu reformlar da siyasi parçalanmayı engelleyememiş, ittifak kültürünü artırıp hükümetlerin ömrünü uzatsa da arzu edilen nihai sonucu verememiştir.
Almanya’da seçim sistemini ana hatlarıyla incelediğimizde daha çok seçimlerden sonra partilerin ittifak yapması ve istikrarın bu yolla sağlanması üzerine kurulduğunu görmekteyiz. Bu genel tespit seçim öncesi ittifakların yapılmadığı sonucunu doğurmuyor elbette. Partiler, zaman zaman örtülü bir şekilde olsa da seçim sonrası için ittifaklar yapmaktadır.
Başkanlık sistemi denildiğinde doğal olarak akla gelen ilk ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir. 1852’den beri ABD’de seçilen her Amerikan Başkanı ya Demokrat Parti’den ya da Cumhuriyetçi Parti’den seçilmiştir. ABD’de birçok küçük parti bulunmaktadır ancak 19. yüzyıldan bu yana iki eksen üzerine oturmuş sistem partilerin ittifak arayışına girmesine gerek bırakmamıştır.
Farklı demokratik kültürlere sahip çeşitli ülkeler incelendiğinde kırılgan demokrasilere sahip olan ülkelerde siyaset kurumunun konsolidasyonu tam manasıyla gerçekleşmediğinden ittifakların daha az kalıcı olduğu görülmekte…
 
Neticede ittifak, yeri geldiğinde fedakârlık yaparak bir uzlaşmaya varma kültürüdür. Yazının devamında bu hususları da irdelemeye çalışacağım.
Seçim ittifaklarının oluşmasında ülkelerin tarihî geçmişleri, siyasal kültürleri, yönetim sistemleri ve toplumsal refahları gibi birçok faktör etkilidir. Türkiye’yi ele aldığımızda seçim ittifakları düzenlemelerinin Türkiye’deki siyasal sistemin gereklilikleri ile uygun bir şekilde biçimlendiği görülmektedir. Türkiye’nin yönetim sisteminin başkanlı bir siyasal sisteme dönüşmesinin bir sonucu olarak parti sistemi ABD’deki gibi iki partili bir yapıdan çok iki blok etrafında şekillenecektir. Toplumun mevcut ideolojik yönelimleri, sosyal bölünmelerin oy verme davranışına etkisi, partiler arasındaki oy geçişkenliğinin tarihsel seyri ile siyasal ve toplumsal kutuplaşma eğilimleri böyle bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye siyasetinin partiler açısından tarihsel seyrine bakıldığında merkez/çevre, sağ/sol, muhafazakâr-laik tanımlamaları aynı zamanda bu iki blokun sınırlarının belirlenmesinde işaretleyici olarak kullanılan kavram setleridir.
Yukarıda izah edildiği üzere, doğal bir seyir göstermesi darbeyle engellenen, 1946-1960 yılları arasındaki iki partili sistemin temel belirleyici dinamiği yakın geçmişin, yani Cumhuriyet’in ilk yıllarının siyasal mirasıydı. Doğal olarak bu dönem sonrasında Türk parti sisteminin iki ana ekseni de bu kurucu dönemin toplumsal ve siyasal konumlanması üzerinden yürümüştür. 1965 sonrasında “sağ ve sol siyaset” hâlinde devam eden bu iki eksen istisnai dönemler hariç “blok” özelliğini bugüne kadar devam ettirmiştir. Bu iki blokun içerisinde merkeze yakınlığı ve uzaklığı farklı olsa da irili ufaklı birçok parti kurulmuştur. Ancak iki bloktaki partilerin her birinin temel özelliği, ideolojik yönelimleri ve seçmen profilleri açısından birbirine benzemeleridir.    
Genel hatlarıyla ülkemizde ittifak kültürüne neden ihtiyaç duyulduğunu ve dar bir çerçevede dünyada örnekleriyle ittifak uygulamalarını izah ettikten sonra Türkiye’de yeni sistem sonrası bizleri bekleyen tehlikelere gelecek olursak…
Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti 18 yılını tamamlamak üzere. Çok fazla farkında değiliz ama maalesef bu 18 yıla 3 darbeyi sığdırmış bir ülkeyiz: 2007 e-Muhtırası, 17/25 Yargı darbesi, 15 Temmuz 2016 Hain Darbe/işgal Girişimi.
Neticede bugün ittifaklarla siyaseten sonuç alınmak istenmesini bir yerde demokrasimiz açısından kazanım olarak değerlendirebiliriz ama ittifakların içeriğinin siyaset kurumuna bir katkı sağlamak hedefinde olmadığı da yadsınmaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor.
“Millet İttifakı”nın paydaşlarının söylemlerine baktığımızda, ittifakı bir arada tutan ana motivasyonun, ortak bir iddia ortaya koyup iktidar talep etmekten çok her ne pahasına olursa olsun Erdoğan’ın yenilmesinin olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki sandığa dayalı, kazan-kaybet sonucuna şartlanmış “Millet İttifakı” toplumsal uzlaşıyı sağlamayı ıskalamakta, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmektedir.
Herhangi bir ittifak içinde olmayacaklarını beyan etseler de yeni kurulan DEVA ve GP, temelde AK Parti’nin kuruluş felsefesinden saptığını ve kendilerinin bu felsefenin devamı noktasında irade göstereceklerini iddia etmektedirler. Marjinal gruplar haricinde toplumda hemen hemen herkesin üzerinde ittifak edeceği değerleri gündeme getirerek tabir caizse yeni bir paradigma inşa ettiği iddiasındaki DEVA ve GP, söylenmiş olmak için söylenen siyasi söylemlerin ötesine geçememekte, daha çok kişisel intikam ve hırslarla hareket ettikleri gerçeğini ne yazık ki perdeleyememektedir. Bu sebepledir ki bu partilerin, ilerde “Millet İttifakı”nın doğal müttefiki olacaklarını söylemek bir kehanet olarak görülmemelidir. 
AK Parti’yi kuruluş felsefesinden uzaklaşmakla suçlayarak kendi varlıklarını bu uzaklaşmaya dayandıran DEVA ve GP için, kendilerini AK Parti’yi var eden vesayet zihniyetiyle mücadelede aynı kulvarda konuşlandırmaları bir paradoks olarak karşılarında durmaktadır. Bu partilerin vesayet zihniyetinin şahsında müşahhaslaştığı CHP ile hangi ortak paydada birleşecekleri ve bu çelişkili durumu muhtemel seçmenlerine nasıl izah edecekleri, elbette merak konusudur.
HDP ile CHP arasındaki ittifakın resmileştirilmesinden çekinilmesinin sebebini izah edilen çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. CHP, İP, DEVA, GP liderleri ağzını her açtığında HDP’nin hukuki meşruiyetinden bahsederken resmî ittifakı neden dillendiremediklerini anlatamamaları, ittifakın değerler üzerinden gerçekleşmediğini; salt oy kaygısı ve Erdoğan’ı zayıflatma amacının güdüldüğünü gösteriyor.
AK Parti’yle MHP ittifakı ise bir iktidar paylaşımından çok 15 Temmuz’un sonucunda millî meselelere hassasiyet göstererek, millî ve manevi değerler üzerine kurulduğunu gösteriyor. Karşıtlıklar üzerinden değil de ortak değerler üzerinden bir siyaset dili geliştirilmeye çalışılması “Cumhur İttifakı”nın ileri demokrasilerde yaşanan ittifak örneklerine daha uygun olduğunu göstermektedir.
“Cumhur İttifak”ını bekleyen tehlike ise karizmatik iki genel başkanın garantörlüğünde yürüyen bir ittifak olduğu algısıdır. Bu algı; partilerin tabanlarının ittifakı çok fazla içselleştirmediği, desteklemediği gibi bir imajın doğmasına sebep olmaktadır. Uzun vadede tabana yayılmayan ittifak iradesini “Cumhur İttifakı”nın geleceğini etkileyecek en büyük tehlike olarak görebiliriz.
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminin uygulamasında görülen aksaklıkları elbette ki yasal düzenlemelerle giderilebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki bu sistem uzun vadede uzlaşı kültürünü artıracaktır.
Her ne kadar sistemin amaçlarından birisi, çok parçalı siyasi hayat görüntüsünü ortadan kaldırmak, iki ana eksen üzerine oturan, evrensel kriterlere sahip bir siyasal hayatın şekillenmesi olsa da yeni partiler kurulmaya devam etmekte. Ancak bu partilerin, yeni sistemin oturmasıyla uzun ömürlü olmayacakları aşikârdır.
Milliyetçi, muhafazakâr sağ blok ve laik, seküler, Kemalist sol blok üzerine inşa edilecek bir siyasi yapı temel değerler üzerinde uzlaşma geleneğinin gelişmesini sağlayacaktır. Her ne pahasına olursa olsun kazanmak ve Erdoğan’ı devirmek temeline oturmuş bir ittifak anlayışı HDP ile resmî anlamda ittifak yapılmasını topluma izah edememe kaygıları taşımakta. Tek başına bu durum bile bize ittifak kavramını anlamadığımızı, pragmatik bir şekilde sadece sandıkta kazanma amacına dayalı bir birlikteliğin olduğunu göstermektedir.
Tarık Buğra’ya “hakikat yerine gerçeklik kelimesini koyarsak ne olur?” diye sormuşlar. Üstad, “hakikati kaçırırsınız evladım” demiş!
Unutulmamalıdır ki toplumu geliştirecek temel insani değerler üzerine kurulmuş “ittifak” anlayışının yerine, her ne pahasına olursa olsun kazanmak ve Erdoğan’ı devirmek temeli üzerine kurulmuş bir ittifak anlayışını ikame edersek temel evrensel değerlerin hakikatini kaçırmış oluruz…