M. Said Arvas

İnsanlar bu hususta dört kısma ayrılır: Birincisi; övülmekten hoşlanır, kötülenmekten üzülür. Bunu açıkça belli eder. Kendisini methedeni mükafatlandırır, teşekkür eder. Zemmedenden hoşlanmadığını; ya hareketleri ile veya sözleri ile belli eder. İnsanların çoğu bu kısımdadır... Çoğunlukla övülmekten hoşlanırız. Başkaları, tarafından beğenilmek, takdir görmek nefsin en çok hoşuna giden şeydir. Böyle olunca artık insanlar, bizim bütün isteklerimize severek koşar ve bize hizmet ederler, düşüncesi elde edilir. İkinci kısım: Methedilmekten hoşlanır, zemmedilmekten üzülür; ama, bunu belli etmemeye çalışır, gizli kalmasını ister, utanır. Açıkça olmasa bile içinden onu methedene dua eder, diğerine ise bedduâ etmese bile dua da etmez. İnsan yaptığı işlerden, konuştuğu sözlerden takdir görüp görmediğinden tereddüt eder, övülünce bu tereddüdü geçer ve dolayısı ile zevk alır. Bu durum insana tatlı gelse de, kendisini korkunç tehlikelere attığını fark edemez. Şöyle ki; bütün gayretini insanların gönüllerini kazanmaya verir. Kendini sevdirmek ve takdir kazanmak için riyâ yapmakla ömrünü geçirir. Söz ve hareketlerinde halkın gözüne girmek için elden gelen yaltakçılığı yapmaktan geri durmaz. Hadis-i şerifte; "Mal ve şöhret hırsının insana vereceği zarar, iki aç kurdun bir koyun sürüsüne vereceği zarardan daha çoktur" buyuruluyor. Methedenle kötüleyen!.. Üçüncü kısım: Onu methedenle kötüleyen aynıdır. İnsanların görüşüne pek fazla önem vermez. Önemli olan Rabbimizin yanında iyi olmaktır. Bunu elde etmeye çalışır. Birine bir suç isnat edilse; hakimin nazarında o kişi suçsuzdur, fakat bütün şehir halkı, "o suçu o işlemiştir" deseler, ne kıymeti var. Hakim, onu beraat ettirir, elini kolunu sallaya sallaya evine döner. Aksini düşünelim; Hakimin nazarında (yaptığı incelemeler ve araştırmalar sonucu) suçlu olduğu kanaâti hasıl olsa yine bütün şehir halkı deseler ki; "hayır o yapmamıştır, o böyle şeyler yapmaz." Yine bir kıymet ifade etmez. Basar cezayı, takarlar kelepçeyi eline ve hapishaneyi boylar... Bir hakimin kararı bu kadar önemli oluyorsa, bütün kâinatı yoktan var eden ve dilediği anda da yok etmeye muktedir olanın kararı nasıl önemli olmaz!.. İmam-ı Gazâli hazretlerinin ne güzel tespiti var. Buyuruyor ki: "Sana ne iyi adamsın sözü, ne kötü adamsın sözünden daha sevimliyse, sen gerçekten kötü adamsın!" Dördüncü kısım: Methedilmekten hoşlanmaz, zemmedilmekten ise memnun olurlar. Çünkü, övülmek insanı kibre sevk eder, iki büyük düşmanı olan nefis ve şeytanı sevindirir. Akıllı adam düşmanlarını sevindirir mi? Üstelik, günâhlarımıza nisbeten zaten az olan sevaplarımızı kibirlenmekle bitiririz. Şeytan, bir adamın peşine takılır, fakat ona hiçbir günâh işletemez. Bir gün insan suretinde o adama gelir ve kendisini tanıtır, şeytan olduğunu söyleyince adam kızarak, "bana niçin geldin?" diye sorar. O da; "Seni tebrik etmek için geldim... Yirmi senedir peşindeyim, bütün imkânlarımı kullandım fakat sana bir tek günâh bile işletemedim" deyince adam kibirlenerek; "Ee, sen beni ne zannettin?" der. Şeytan, yirmi senede yapamadığını yapmıştı, adamı bu yolla yenebilmişti, sevinerek uzaklaştı. Böyle bir tehlike ile karşılaşmamak için dikkatli olmalıyız. Bizi methettiklerinde şöyle düşünmeliyiz: "Bu adam beni tanımıyor, yaptığım kötülüklerden haberi yok, bilseydi beni övmezdi..." İkinci bir husus, bizi methettikleri şeyin kendimizden olmadığını düşünmeliyiz. "Bunlar bende varsa da, Rabbimin ihsanıdır, onun vergisidir" demeli. Böylece kibir tehlikesinden kendimizi korumaya çalışmalıyız... Ebu Bekr-i Sıddık (radıyallahü anh) methedildiği zaman; "Ya Rabbi! Bunlar beni benim kadar bilmiyorlar, ben de kendimi senin kadar tanımıyorum, kusurlarımı bilselerdi böyle konuşmazlardı. Onların bilmediği kusurlarımı affet" diye dua ederdi. Onlar için bir tehlike yok... Nefislerini terbiye etmiş, kibirlenme tehlikesi taşımayanları övmenin bir mahzuru yoktur. Peygamber efendimizin (aleyhisselam) eshabını öven çok hadisi şerifleri vardır. İsim olarak da methettikleri var. Mesela: (Ebu Bekr'in (radıyallahü anh) imanı terâzinin bir kefesine konsa, bütün dünyadakilerin imanı da öbür kefeye konsa, Ebu Bekr'in imânı ağır gelirdi.) (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer (radıyallahü anh) Peygamber olurdu.) (Melekler bile Osman'dan (radıyallahü anh) hâyâ ederler.) (Ben ilmin şehriyim, Ali (radıyallahü anh) ise kapısıdır.) Bu mübarek ve doğru sözlerle bunlar, en yüksek zirvede övülmüşlerdir. Fakat nefisleri Resulullah'ın sohbetleri ile o kadar terbiye görmüştü ki; onlar için hiçbir tehlike söz konusu olamazdı bile...