M. Said Arvas

İnsanlar iki şeyden meydana gelmiştir. Biri "ruh", diğeri ise "ceset"tir. Bunlar beraber oldukça yeryüzünde yaşama imkânı olur. Ruh bedenden ayrılınca, bedenin hiçbir değeri kalmaz. Ruhsuz ceset kokmaya başlar; hele sıcak mevsimde ve sıcak yerlerde bu daha çabuk meydana gelir... Ruhsuz ceset bekletilmeden toprağa verilir. Bekletilecek olsa da, soğuk hava depolarında muhafaza edilir; serin yerlerde bekletilir. İnsan, ruhuyla insandır. O, ölmez. Bedenimiz, ruhumuz için bir binek olarak yaratılmıştır. Böylece dünya seyahatini yapmaya devam ediyoruz. Seyahat bitince attan inildiği gibi ruhumuz da beden atından iner. Beden de topraktan yaratılmıştı, tekrar aslına rücu etmek üzere toprağa girer. Biz öldükten sonra, ister ciğerpareleri olduğumuz anne ve babalarımız, ister yemeyip yedirdiğimiz, içmeyip içirdiğimiz kendi öz yavrularımız olsun, isterse candan ve ciğerden bizi seven dost ve kardeşlerimiz olsun, bizi kendi elleri ile bir an önce toprağa gömmek için yarışırlar!.. Hayret edilecek şey!.. Dünyada yaşadığımız sürece ruhumuz, bedenimizin içinde beraberdirler. O halde ikisine de önem vermeliyiz. İkisinin de gıdaya ihtiyacı vardır. Gıdalarını temin etmeliyiz. Bedenimizin gıdasını ihmal etmiyoruz, acıktıkça yemek yiyoruz, hem de imkânlarımız nisbetinde en güzel ve en lezzetli gıdalarla besleniyoruz. Hayret edilecek şeydir; kendimizi aç bırakıyoruz, ama atımızı doyuruyoruz! Akıllı olan adam hem kendisini, hem de atını doyurur. İtiraf edelim ki; vücudumuza verdiğimiz önemi, ruhumuzdan esirgiyoruz. Bundan dolayıdır ki huzur ve mutluluk da bulamıyoruz. Tek kanatlı kuşu uçurmaya çalışıyoruz, ama uçuramıyoruz, uçuramayız da!.. Ruhumuzun gıdası, Yüce Rabbimizi tanıyıp, ona bağlanmak, emirlerini yapıp haramlarından sakınmaktır... Bizim memlekette bir adam, kuluçkaya yatan bir tavuğun altına bir de ördek yumurtası koymuştu. Günleri dolunca yumurtalardan civcivler çıktı. Tabiidir ki, ördek yumurtasından da ördek yavrusu çıktı. Anne tavuk, civcivlerini dolaştırıyordu. Bahçelerinde küçük bir havuz vardı, oraya yaklaşınca yavru ördek atlıyor ve yüzmeye başlıyordu. Anne tavuk "yavru"sunun suya düştüğünü sanarak, onu kurtarmaya çalışıyor, girmeye de cesaret edemiyor, sadece havuzun kenarında çırpınıp duruyordu. Ev halkı tavuğun çırpınışını duyunca meseleyi anlıyor ve biri gelip o yavruyu sudan çıkarıyor ve havuzdan uzaklaştırıyordu... Bir zaman sonra tekrar aynı hadise meydana geliyor; suyu gören ördek yavrusu dayanamıyor, hemen atlıyor ve zevkle yüzmesine, anne tavuk da çırpınışlarına devam ediyorlardı... Şimdi burada dikkatimizi çeken veya çekmesi gereken bazı hususlar vardır. Birincisi, bu ördek yavrusu, yüzmeyi nereden, ne zaman ve kimden öğrenmişti?!. Hiç kimseyi yüzerken görmemişti, ne annesini ve ne de kardeşlerini. Yüzme kabiliyeti onun fıtratında (yaratılışında) vardı, birinin ona yüzmeyi öğretmesine gerek yoktu. O, öğrenmiş olarak yumurtasından çıkmıştı. İkinci husus; bu yavru ördek, o suyu bulamasaydı, yüzemeseydi, içinde büyük bir boşluk hissedecekti, bir arayış içinde olacaktı. Bu aradığı şeyin su olduğunu, bulursa, yüzerse huzur bulacağını belki de bilmeyecekti; ama, bu sıkıntıyı ve arayışı, hep içinde taşımak zorunda kalacaktı ömür boyu... Dünyanın en güzel bahçesinde dolaştırsaydınız, en güzel kümesinde yatırsaydınız, ördeklerin en çok sevdiği gıdaları yedirseydiniz, yine de onu mutlu edemezdiniz. Yüzünce, suya kavuşunca, içindeki sıkıntısı bitebilirdi... Aynen bunun gibi, insanları, Rabbimiz kendi fıtratı üzerine yaratmıştır. Bunu Rum Suresi 30. âyeti kerime de açıkça bildiriyor. Saâdet kilidinin anahtarı! İnsan da, Rabbini tanımazsa, onu bulmaz, ona teslim ve tabi olmaz ise, rahat ve huzur bulması mümkün değildir. En lüks arabanın sahibi olsa, en güzel villalarda otursa, en nefis yiyecekleri yese ve içse, yine de içinde büyük bir boşluk hissedecek, bir arayış içinde ömrünü geçirecek, fakat mes'ud ve bahtiyar olamayacaktı hiçbir zaman. Saâdet kilidinin anahtarı budur. Başka anahtarlarla onu açmaya çalışmak, hem zaman israfı, hem de boşuna uğraşmak demektir. Büyük âlim ve velilerden Mâlik bin Dinâr (rahimehullah) buyuruyor ki: "Ben, dünya ehline çok acıyorum. Onlar, bu dünyaya geliyorlar, belli bir hayat yaşıyorlar. Sonra da göçüp gidiyorlar, fakat, dünyanın en tatlı, en lezzetli şeyini tadamadan gidiyorlar!" O en tatlı şeyin ne olduğu sorulduğunda şöyle cevap verdi: "Marifetullah..." Yani, cenab-ı Hakkı tanımak ve sevmektir. Yahya bin Muâz hazretleri de şöyle buyuruyor: "İki tane cennet var. Biri peşin, dünyadaki diğeri ise ahiretteki malum cennettir. Dünyadaki cennet Allahü teâlânın beraberliği ve sevgisidir."