M. Said Arvas

Üç gün son­ra Hic­ri 1429 yı­lı­nı bi­ti­rip 1430'a gi­re­ce­ğiz. Bun­dan üç gün son­ra da Mi­la­di 2008 yı­lı­nı ge­ri­de bı­ra­kıp 2009'a gir­miş bu­lu­na­ca­ğız... Öm­rü­mü­zün bir se­ne­si da­ha git­ti, ka­bir ha­ya­tı­na bi­raz da­ha yak­laş­tık, ömür tak­vi­mi­miz­den bir yap­rak da­ha düş­tü. Bı­ra­kın se­ne­le­ri, ne­fes­le­ri­miz sa­yı­lı, öy­le bir ha­yat ya­şı­yo­ruz ki; her an bir ne­fes da­ha aza­lı­yor... Dün­ya ha­ya­tı­nın ne kıy­me­ti var ki; rüz­gâr gi­bi ge­çi­yor. Yu­nus Em­re mer­hum ne gü­zel ta­rif et­miş: "Gel­di geç­ti öm­rüm be­nim/Bir yel esip geç­miş gi­bi/He­le ba­na şöy­le ge­lir/Bir göz açıp yum­muş gi­bi/Bu söz­le­re Hak ta­nık­tır/Can­lar be­de­ne ko­nuk­tur/Bir gün ola uça gi­de/Ka­fes­ten kuş uç­muş gi­bi..." Bu ye­ni se­ne­nin far­kı sa­de­ce du­var­da­ki tak­vi­mi de­ğiş­tir­mek ol­ma­ma­lı, ge­çir­di­ği­miz ve bir da­ha ele ge­çi­re­me­ye­ce­ği­miz al­tın de­ğe­rin­de­ki se­ne­mi­zin mu­ha­se­be­si­ni yap­ma­lı­yız. YE­Nİ YIL NA­SIL KUT­LA­NIR?.. İn­san ha­ya­tı­nın her saa­ti en kıy­met­li mü­cev­her­den da­ha kıy­met­li­dir. Bir mü­cev­he­ri­mi­zi kay­bet­sek ne ka­dar üzü­lü­rüz, mü­cev­he­rin de­ğe­ri ne ka­dar çok­sa, üzün­tü­müz de o ka­dar ar­tar. Kay­bet­ti­ği­miz mü­cev­he­ri tek­rar ala­bil­me ih­ti­ma­li var; pa­ra bi­rik­ti­rir, ge­ne öy­le bir şe­ye sa­hip ola­bi­li­riz. Fa­kat, kay­bet­ti­ği­miz va­kit, ar­tık ele geç­mez. Ge­çir­di­ği­miz yıl­da iyi ve ya­rar­lı iş­ler yap­tıy­sak on­la­rı bu ye­ni yıl­da ar­tır­ma­ya ça­lış­ma­lı­yız, "Na­sıl da­ha ba­şa­rı­lı ola­bi­li­rim, na­sıl da­ha çok gü­zel­lik­le­re im­za ata­bi­li­rim" dü­şün­ce­si biz­de ha­kim ol­ma­lı­dır. Ha­ta­la­rı­mı­zı da tes­pit et­me­li­yiz, on­la­rı bir da­ha hiç yap­ma­ma­ya ve­ya çok da­ha az yap­ma­ya şart­lan­ma­lı­yız. Ye­ni yıl böy­le kut­la­nır. Yok­sa, iç­ki iç­mek, çam de­vir­mek, ev­le­ri "No­el Ağa­cı" ile süs­le­mek çıl­gın­lık­tan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Hris­ti­yan­la­rın bu tu­tu­mu­nu el­bet­te ya­dır­ga­mı­yo­ruz. Her top­lum, ken­di di­ni­ne ve tö­re­si­ne gö­re ya­şar ve ya­şa­ma­yı se­ver. Bu, in­san­la­rın ta­bi­i hak­kı­dır, do­la­yı­sı ile on­la­rın; dün­ya­nın ne­re­sin­de olur­sa ol­sun, ken­di tak­vim­le­ri­ne gö­re, ken­di mu­kad­des bil­dik­le­ri gün­le­ri, tam gö­nül­le­rin­ce de­ğer­len­dir­me­le­ri­ni nor­mal ve ta­bi­i kar­şı­lı­yo­ruz. Bi­zim ya­dır­ga­dı­ğı­mız hu­sus baş­ka­dır. Biz, bir ta­raf­tan Müs­lü­man ol­du­ğu­nu söy­le­yip, di­ğer ta­raf­tan Hris­tan­lar gi­bi No­el kut­la­yan kim­se­nin var­lı­ğı­na şa­şa­rız! Her yıl, ara­lık ayı­nın son haf­ta­sın­da, bi­zim­le ay­nı adı ta­şı­yan bir­çok in­sa­nın, ço­cuk­la­rı­nın el­le­rin­den tu­ta­rak, çar­şı­da pa­zar­da çam ağa­cı ara­dı­ğı­nı, "No­el Ba­ba"lı kart­pos­tal­lar sa­tın al­dı­ğı­nı, iri­li ufak­lı he­di­ye pa­ket­le­ri ha­zır­la­dı­ğı­nı üzü­le­rek gö­rü­yo­ruz. Son haf­ta­da hin­di sa­tış­la­rı­nın bü­yük mar­ket­ler­de han­gi bo­yut­la­ra var­dı­ğı­nı her­kes bi­li­yor. He­le iç­ki tü­ke­ti­mi... Yıl­ba­şı ge­ce­sin­den son­ra bü­yük­şe­hir be­le­di­ye­le­ri te­miz­lik iş­çi­le­ri, ko­ca şeh­ri, sar­hoş kus­mu­ğun­dan arın­dır­mak için, sa­at­ler­ce se­fer­ber olu­yor­lar. Dî­nî ve mil­lî bir ge­liş­me kar­şı­sın­da ür­pe­re­rek "ir­ti­ca" çığ­lık­la­rı ba­san­lar, her ne­den­se bu re­za­let­ler kar­şı­sın­da ses­siz ka­lır­lar, hat­ta mem­nun ol­duk­la­rı­nı söy­ler­ler. Şaş­ma­mak müm­kün de­ğil­dir! Her mil­le­tin ken­di­le­ri­ne mah­sus âdet ve ana­ne­le­ri var­dır. Dî­nî va­zi­fe­le­ri mev­cut­tur. Ken­di inanç­la­rı­nın ve­ci­be­le­ri­ni bı­ra­kıp, ken­di örf ve âdet­le­ri­ni terk eder, baş­ka mil­let­le­rin âdet ve ana­ne­le­ri­ne uyar­sa ken­di­si­ne olan gü­ve­ni­ni kay­be­der. Tak­li­di­ne ça­lış­tı­ğı in­san­la­rı "kut­sal" ka­bul eder. Bu da top­lum­da te­la­fi­si müm­kün ol­ma­yan ya­ra­la­rın açıl­ma­sı­na se­bep olur. O mil­let, ar­tık yok ol­muş de­mek­tir. Ken­di­si­ne gü­ve­ni ol­ma­yan bir peh­li­van, bir ço­cuk­la bi­le gü­reş­se kay­be­der. BİR MİL­LET YOK OLUR!.. Bir adam ço­cu­ğu­na de­se ki: "Bak yav­rum şu ço­cuk na­sıl gi­yi­ni­yor­sa sen de öy­le gi­yin. Na­sıl otu­ru­yor­sa öy­le otur, na­sıl ye­mek yi­yor­sa sen de öy­le ye. Hat­ta dik­kat et, ça­ta­lı han­gi eli­ne, bı­ça­ğı han­gi eli­ne alı­yor­sa sen de ay­nen öy­le yap!.." Bun­la­rı du­yan ço­cuk şöy­le dü­şün­mez mi?: "Biz ye­mek ye­me­si­ni bi­le bil­mi­yor­mu­şuz, ba­bam da bil­mi­yor, bil­sey­di, ba­bam o ço­cu­ğu de­ğil de ken­di­si­ni ör­nek gös­te­rir­di..." Şim­di söy­le­yin Al­lah aş­kı­na! Bu ço­cuk­ta ken­di­ne gü­ven di­ye bir şey ka­lır mı? Dai­ma ken­di­si­ni bir "hiç" ola­rak gö­rür ve ömür bo­yu tak­lit­çi­lik­ten, ken­di­si­ne gü­ven­siz­lik­ten baş­ka bir şey ya­pa­maz. Bu da, bir mil­le­tin örf ve âdet­le­riy­le be­ra­ber eri­me­si ve yok ol­ma­sı de­mek­tir. Bir mad­de, bir sı­vı­nın için­de eri­miş ve kay­bol­muş­sa, me­se­lâ; şe­ker ve­ya tuz su­da eri­miş ve yok ol­muş­sa, onu ba­zı kim­ye­vi mü­dâ­ha­le­ler­le tek­rar çı­kar­mak müm­kün­dür. Fa­kat bir mil­let eri­miş­se, onu, hiç­bir kim­ye­vi mü­da­ha­le tek­rar or­ta­ya çı­ka­ra­maz!.. Her iki ye­ni yı­lın, he­pi­miz hak­kın­da ha­yır­la­ra ve­si­le ol­ma­sı­nı te­men­ni ede­rim...