Meryem Aybike Sinan

Toplumun mayası kadındır.
Bir yuva, kadın varsa güzeldir ve yarınlarımıza dair cümle iyilikler en önce kadının yüreğinde şekillenir. Çocuğun anne, annenin çocuk için hayat sevinci olması bu yüzdendir. Anne ve çocuk bir toplumun sıcaklığı, neşesi, nezaketi, huzuru ve mutluluğunun güvencesidir.
“Cennet, anaların ayakları altındadır” ilahi hikmetinin emzirip büyüttüğü bu coğrafyada “kadına şiddet” meselesinin bütün acı gerçekliğiyle toplumun en öncelikli sorunu hâline gelmesi tesadüfî değildir. Maalesef hemen her gün aklı aşıp, gönül sınırlarını zorlayan tuhaf, fütursuz, travmatik kadına şiddet haberleriyle karşılaşıyor, âdeta ruhi sarsıntı geçiriyoruz.
Peki, ne oldu da ayaklarının altına cennetler serilen kadın, birdenbire cehennemi aratan ıstırapların odağı hâline geldi? Sevgili Peygamberimizin “Sizin en hayırlınız hanımlarına en iyi davrananızdır” düsturuna muhatap olan erkeklerin, hayat arkadaşlarına böylesine gaddarca, canice şiddet uygulamasının sayısız sebebi vardır.
Toplumumuzda kadın erkek uyumunda bir denge problemi yaşıyoruz! Kadının çağa daha hızlı ayak uydurması, erkeğin gelenekten kopmayışı ve ayak diretmesi beraberinde çatışmayı getirdi ve bir senkronize problemi ortaya çıktı.
Kadın bir yandan moderniteye uyum sağlamaya çalışırken farkında olmadan yuvasını sevgi, şefkat, merhamet, sadakat, huzur, güven, iyilik, güzellik ve inanç değerleriyle tıpkı bir hamur gibi yoğurmaya koyulan ninelerimizin, annelerimizin hayata bakışını kaybetti. Bütün öğrenilmiş kazanımları örselendi. Zira hikmetini kaybeden, her türlü değerin maddeye tahvil olduğu bu azgın çağda, kadının bu işlere vakti de kalmadı, sabrı ve tahammülü de…
Kadını savunmak adına onu yaratılış hikmetinden uzaklaştıranların kadınlarımızı ne tür bir uçurumun kenarına getirdikleri ortadadır. Oysa kadın hakları başkadır, kadının fıtratı, öncelikleri ise bambaşkadır. Son yıllarda kadın üzerine bir tartışmadır gidiyor. Kimi kadını eve hapsetmenin her derde deva olduğu zehabına kapılırken kimi de kadının bütün benliğiyle hayatın çarkları arasına karışmasının kadın için tek kurtuluş yolu olduğu reçetesine sarılır. Bunların hiçbiri “kadın meselesini” çözmez, çözemez… Bu meselenin kadın fıtratına en uygun çaresi neyse onu bulmalıyız.
Türk toplumunda tarih boyunca kadın erkekle omuz omuza, yan yanadır.
Hikmete, yardımlaşmaya, dayanışmaya ve hayatın ağır yüklerine karşı omuz omuza vermeye kurgulanmış erkek ve kadın profilimiz elimizden uçup gitmeye dolayısıyla aile ortamı bocalamaya başladı.
Kadını susturup eve kapatsanız da dışarıdaki hayatın ağır yükünü omuzlarına yükleseniz de onun bilinçaltında her zaman fıtratı konuşacak, aile kurmanın, anne ve eş olmanın özlemiyle yanıp tutuşacaktır.
Kadına şiddet uygulayıp susturmak çare değildir, kadın susarsa, kadın yaralıysa toplum öksüz kalır zira kıymetli romancımız Mürsel Gündoğdu’nun çok güzel bir sözü vardır:
Kadın susarsa, toplum kusar!”
Böyle bir durumda toplum şiddet, hiddet, kin, nefret kusar, kabalık ve ahmaklık kusar. Cemiyet hayatı öfkeye ve nefrete düçar olur… Kadın elinin, dilinin ve gönlünün değmediği her ne varsa çürümeye ve bozulmaya yüz tutar.
Çoğunluğu erkek şairlerin oluşturduğu şehzade meclislerinde bulunup gazellerini okuyan Divan Edebiyatının ilk kadın şairlerinden Amasyalı Mihri Hatun bir şiirinde akıllı bir kadının bin erkekten yeğ olduğunu söyler;
“Lik Mihri dainün zannı budur/Bu sözidir ol ki kâmil usludur
Bir müennes yiğ durur kim ehl ola/Bin müzekkerden ki ol na-ehl ola”
"Mihri duacınızın zannı budur ki, olgun ve akıllı kişiler şu sözü söyler: Becerikli bir kadın, beceriksiz bin erkekten iyidir. Zihni açık bir kadın, anlayışsız bin erkekten iyidir!”
İşte bu kadar, net ve güzel bir yorum!
Beş yüz sene önce kadına dair yazılmış bu şiirden anlıyoruz ki kadın, her devirde ve zamanda üzerinde en çok konuşulan, tartışılan ve düşünülen varlıktır zira görünen odur ki kadın meselesini daha çok uzun yıllar konuşmaya devam edeceğiz...