Meryem Aybike Sinan

Takvimler, 24 Ocak’ta Tanpınar’ın hayata veda edişini fısıldıyor kulağıma.
“Zamana çelme attığını” söyleyen ünlü mütefekkir, edebiyat ve kültür adamı Ahmet Hamdi Tanpınar tam 56 yıl önce bugün aramızdan ayrılmış. Tanpınar, edebiyat tarihçisidir, romancıdır, şairdir, mütefekkirdir, sanat ve kültür adamıdır. İstanbul Üniversitesinde Yahya Kemal Beyatlı’nın öğrencisi olmuş ve hocasının ekolünü takip etmiş bir kültür milliyetçisidir. Hafızalarımızda “zaman”, “rüya”, “kültür ve medeniyet” telakkileriyle yerini almış edebiyatımızın aydınlık yüzüdür.
Gündemin sıcak atmosferinden bir nebze sıyrılıp Tanpınar aydınlığından feyz almaya ve “zaman!” geçirmeye ne dersiniz? O hâlde önce “zaman” ile ilgili görüşlerinden bahsedelim... Tanpınar, zaman konusunda düşüncelerini şöyle anlatır:
"Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır!”, “Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zamana, kendi zamanıma çelme atarak yaşıyorum.”
Zamanını boşa harcayanlar için de şöyle der:
“Bazan düşünüyorum, ne garip mahlûklarız. Hepimiz, ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?”
Bergson felsefesinin de etkisiyle edebiyata “zaman” imgeleriyle farklı bir duyuş ve anlayışı ifade eden çok katlı, girift bir akışı getirmiştir nitekim onun zaman anlayışı basit bir sürekliliği ifade etmez. “Bazı sabahlarla ikindiler yan yana” dizelerinde zaman algısını tersine çevirir. Tanpınar’a göre üç türlü zaman vardır: Matematiksel zaman, sosyal zaman, evrensel zaman. “Bursa’da Zaman”, “Ne İçindeyim Zamanın”, şiirlerinde zamanı bu farklı boyutlarıyla dile getirirken “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanında ise iki medeniyet ve iki değerler sistemi arasında sıkışan toplumu, ironik bir anlayışla eleştirir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, yerli ve millî bir Türk aydınıdır. “Mukavemet ve tahammül gücü olmayanın, hamle gücü de olamaz” diyerek duruşunu belirleyen, bütün hayatını geçmiş ve gelecek toplumsal meselelere vakfetmiş, Türkçeyi mükemmel kullanmış bir imge ve betimleme ustasıdır aynı zamanda.
“Huzur” adlı romanında Doğu-Batı çatışmasını, eski-yeni tezadını, geleneksel değerler ile çağdaş değerler arasındaki çatışmaları, romandaki karakterler olan Nuran ve Mümtaz şahsiyetleri etrafında şekillendirip, aşk ve toplumsal sorumluluklar meselesini masaya yatırır ve eleştirel bir bakış açısıyla irdeler.
Tanpınar’ın fikrî yönünün yerli ve millî oluşunun temel dayanağı tamamen Doğu-Batı sentezini dengeli kurmuş olmasıdır. Tanpınar, Tanzimat’tan bu yana olagelen kültür buhranlarının başlıca kaynağının Doğu-Batı sentezini dengeli kuramamış olmamıza bağlar. “Huzur” romanında bu mesele tafsilatlı bir şekilde ele alınır. Çağdaşı Peyami Safa da bu meseleyi “Fatih-Harbiye” romanında irdeleyecektir.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Doğu-Batı çatışması meselesini sona erdirecek olan “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” sözleriyle, bu meseleyi çözdüğünü görüyoruz.  Bu hiç şüphesiz önemli bir tespit ve duruştur. Sırtını geleneğe vererek, dünyadaki bütün gelişmelere ayak uydurmak, öbür yandan da geleneği asla ve kat’a terk etmemek Tanpınar için son noktadır.
“Şark, oturup beklemenin yeridir, biraz sabırla her şey ayağınıza gelir” sözlerini “şark ve kadercilik” bağlamında algılayıp, Şark’ı kötülediğini ima eden birtakım çevrelerin Tanpınar’ı yeterince anlamadığı ortadadır nitekim sadece “Beş Şehir” kitabı dikkatlice okunsa bu cümlenin aslında ne anlatmak istediği kolayca anlaşılacaktır. Kendi geleneksel değerlerimize burun kıvırmamızı da şöyle eleştiriyor Huzur romanında:
“Biz şimdi bir tepki devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede Efendi’yi Wagner olmadığı için, Yunus Emre’yi Verlaine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın, Türkistan’ın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti bulunduğumuz hâlde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden yeni sentez bekliyor; biz görevimizin farkında değiliz. Boşu boşuna başka milletlerin tecrübesini yaşıyoruz..."
Gelenek, toplumun sigortasıdır. Kötü ve olumsuz akımlardan bünyeyi korur. İnsanın bozulması, toplumun bozulmasına yol açar. Bu düşüncesini de şöyle ifade eder:
“Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.”
Tanpınar’ın aşka ve kadına bakışı da enteresandır.
“Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde fakat daima ödersiniz. Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz."
Ancak duygularının tezahürü bambaşkadır:
“Leyla ela gözlü bir çöl ahusu
Saçları bahtından daha siyahtır”
Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Türk Edebiyatının bir zirvesini bir gazete köşesinde anlatmak çok zor olsa da, sözcüklerimiz kifayetsiz kalsa da onu ölüm yıl dönümünde hatırlatmak istedik.
Ruhu şad mekânı cennet olsun...