Meryem Aybike Sinan

Sokak ağzıyla âlim olmak hafifliğini gösteren kimseler gün olmuyor ki bir gafa imza atmasınlar! Her mahallede bunu bol bol görmekteyiz yazık ki! Atalarımızı yarıştırma modasına her gün bir yenisi ekleniyor heyhat!
Bu ülkenin kaderi midir, talihsizliği midir nedir okuttuğu, adam ettiği birçok kişi azıcık semirdiğinde, birazcık şan şöhretle tanıştığında, birazcık da Avrupa Amerika gördüğünde ilk iş olarak dönüp ecdadına hakaret eder, geçmişine burun kıvırır.
Hakaret ettiğinde Avrupa veya Amerika tarafından taltif edileceğinden neredeyse emindir! Ecdadına hakaret, memleketini de dışarıya şikâyet ettiğinde birtakım çevrelerce “entel” ilan edileceğini ve bir daha sırtının yere gelmeyeceğini de bilir!
Avrupalarda “Türkler Ermeni kesti” diyerek büyük ve ulaşılmaz ödülleri nasıl aldıklarını dimağlarımız unutmadı henüz. Millî bilinç ve tefekkür konusunda dağdaki çobanlarımız bu kabilden adamlardan daha yerli ve millîdir, bu kesin.
Bu vaka da henüz çiçeği burnunda bir gaf!
Adam, dünyanın ”Muhteşem Süleyman” diye tanıdığı büyük bir padişaha durduk yerde “salak” dedi, aşağıladı. Kaç zamandır koca koca bilim adamlarının böyle amiyane üslupla konuşmaları neredeyse moda oldu. Bilimin hikmetle buluşmamasının, bilginin irfanla tanışmamasının böyle bir netice doğurması kaçınılmaz bir sondu. Görmüş olduk!
“Üslup aynıyla insandır”, “Üslup düşüncenin elbisesidir” sözleri ne kadar da güzel ve yerinde söylenmiştir. Kanuni Sultan Süleyman ki hem üç kıtanın imparatoru hem de bir dil ve üslup padişahıdır ki onu aşağılamak ve hakaret etmek daha düzgün konuşmayı beceremeyen bir boşboğaz entelin harcı değildir, olamaz!
Keşke bu entel profesörümüz Şair Talip’in işaret ettiği gibi önce kendini bileydi:
“Çeşm-i insâf gibi kâmile mîzân olmaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz.”
Bizim medeniyetimizde, okumuş adama münevver veya aydın denir. Münevver kelimesinin sözlükteki anlamlarına baktığımızda karşımıza birbirinden güzel sıfatlar çıkar: Aydın kimse, aydınlatılmış, tenvir edilmiş, akl-ı selim ve kalb-i selim sahibi olmak, ışıklı, akıllı âlim, imanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş, parlatılmış… Hatta eskiler Ârif-i Münevver demişlerdir ki anlamı şu şekildedir: “Mesleğinin mütehassısı olmuş, aklı ile kalbi de aydınlanmış âlim.”
Hâl böyleyken bu kendini beğenmiş, ne konuştuğunun farkında olmayan, bir tarafı şereflendirelim derken öteki tarafı dağıtan entel takımından artık gına geldi.
İnsan, münevver kesimden bir başka dil ve üslup, meselelere yaklaşımlarda bir başka tarz bekliyor. Öyle ya kalabalık yığınlara kim örnek olacak? Kim topluma nezaketi, nezaheti, adab-ı muaşereti, kültür ve irfanı öğretecek? Allah aşkına bu millet, bu kendini bilmez entel dantel takımını hak edecek ne yaptı? Rûhi-i Bağdâdî bugünleri görmüşçesine ne de güzel anlatmış:
“Dermiş hakîm bilmediğim nesne kalmadı
Dünyâyı bildi kendini bîçâre bilmedi.”
Ve Fuzuli durur mu, vermiş veriştirmiş böyle tiplere:
"Fuzûlî âlem-i kayd içresin dem urma aşkından
Kemâl-i cehl ile da'vâ-yı irfân eylemek olmaz.”
(Ey Fuzûlî, bağlılıklar âleminde kalmışsın, aşkından söz etme hiç; bu derece cehaletle, irfan sahibiyim diye iddiada bulunulmaz.)
Hâsılı kelam, Yavuz Bülent Bakiler’in “Anadolu Gerçeği” adındaki şiirinde anlattığı gibi “Gölge vermedi çoğu kez diktiğim ağaç” kabilinden bir hadisedir bu. Demek ki neymiş? Niyazi-i Mısri’nin deyişiyle:
“İnsan-ı kâmil olmaya, lazım olan irfan imiş.”