Meryem Aybike Sinan

Tefekkür, tezekkür ve teşekkür!
Diğer deyişle fikretmek, zikretmek, şükretmek…
Modern insanın anlamını iyiden iyiye unuttuğu bu kelimelerin hikmet sokaklarından el çekip ibret perdesinden gözlerini aldığı şu günlerde herkesin “zaman çok değişti, bozuldu” demesine açıkçası hiç şaşırmıyoruz artık.
Maalesef modernite en çok içimizi, içselliğimizi ve samimiyetimizi bitirdi. Fıtratımızın iç sesini kaybedince de bütün dikkatimizi dış seslere verdik ve ne olduysa bundan sonra oldu. İçimizdeki tefekkür kalesi yıkıldıktan beridir biraz daha yalnız, biraz daha garip ve bedbiniz artık…
Tefekkür, kendi yokluğunu ve her yerde ilahi saltanatı görerek o azametin sonsuzluğunu ve hikmetini düşünmektir. Tefekkür, Hakk’ın azametinden ve bunca hikmet ve ibretten ders alıp, uyanarak kalp gözünü açmak, vaktin geçtiğini böylece hâlinin neye varacağını düşünmektir. 
Ancak tefekkür ikliminden ırak düştükçe dünya suretlerine yenilen ruhumuz erbabı kendini derin bir uçuruma, yabancı fikir ve düşüncelerin kıskacına bıraktı. Ne de olsa kendileri adına düşünen, kendileri adına yorumlayan kendileri adına neyin güzel ve çirkin olduğunu bilen birileri vardı artık. Öyle ya bedenî ve ruhi hazların çekiciliği ve yakıcılığı dururken sıkıcı ruh idmanlarına ne gerek vardı ki?
Bir rehavet, bir boş vermişlik, bir bana necilik toplumu ayrık otu gibi sararken tefekkürsüz din, tefekkürsüz edebiyat, tefekkürsüz sanat, tefekkürsüz dostluklar, aşklar, sadakat… Hasılıkelam tefekkürsüz hayat… Her şeyi satın alan insan, ne yazık ki tefekkürü de başkalarından ödünç almaya başladı!
Her akşam toplum için televizyon ekranlarından spordan siyasete, sanata, ekonomiye ve dinî mevzulara kadar tartışma programlarında tefekkür ederek bir araya getirdikleri o engin fikirlerini (!) topluma sunan insanların televizyon ekranlarında kendilerini seyreden büyük halk yığınlarından tek farkı sadece ve sadece tefekkür etmeleridir! Yani bu insanlar kendi gerçeklerini biricik gerçek diye insanlara sunarken çok şey bildiklerinden değil, araştırdıkları için, düşündükleri için, tahlil ettikleri için toplumun önünde değil midir?
Anadolu’da en ücra köylerde bile bir bakarsınız üniversiteler bitirmiş, çeşitli diplomalar almış ve unvanları olan birini bile gölgede bırakacak söz ehli arif ve zarif kimseler vardır. Her cümleleri kitaplar yazdıracak kadar değerli olan bu kelam sahibi kimseleri böylesine ruh cephesinde olgunlaştıran ve fikir sahibi yapan şey nedir?
Elbette tefekkürdür!
Bütün bilimsel buluşların fikre dönüşmesi bu sessiz zamanlarda gerçekleşmiştir. Kalabalıklardan uzaklaşmak, kendimize bir şekilde ulaşmak lazım zira kendimize çok uzakta kalmışız. Kalabalıkların beynimizdeki uğultusundan gerçek fıtratımızın iç sesini duyamaz hâldeyiz.
Merhum Abdurrahim Karakoç, şu dörtlüğünde ne güzel anlatıyor tefekkürü:
“Aklın ucu değer hiç’e
Yol ararım içten içe
Kâinat uyur sessizce
Ben hep seni düşünürüm.”
Ruhumuzun secdeye vardığı andır tefekkür.
İşte o secde anında ruhumuzun en derinlerine nüfuz edebilir, kendimizi hikmet sağanağının içinde bulabiliriz. Ruhumuzun dergâhından tefekkür adlı mürşidimizi kaçırdığımız için çıkmazlarımız, açmazlarımız ve hüzünlerimiz katbekat çoğalmış ve maddi zenginliklerin içinde yoksul ve perişan kalmışız.
Bu hususta ünlü mutasavvıf Ataullah İskenderi, “Eşyadan eşyaya seyahat edip durma. Kendine uzaktan bakmayı öğren. Bir dolap beygirine benziyorsun, öyle ahmak, öyle hüzün verici. Hicret ve niyetin kimin için? Dünya suretlerinin bulaştığı ayna nasıl parlar? Bir gece yarısı uyandığında yatağından kalk, şöyle yıldızlara bir bak, düşün, tefekkür et!” diyor.
Sözlerimizi duygulu şiirlerin şairi Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir dizesiyle noktalayalım:
Bir ses bana “gel” dese, ben o sesi işitsem,
Kimsecikler duymadan, bir kapı açıp gitsem!
Kimselerin duymadığı o kapıdan içeri girmek için daha ne bekliyoruz?..