Meryem Aybike Sinan

İstanbul Türkçesi, İstanbul beyefendisi ve İstanbul hanımefendisi gibi ifadeleri artık duymasak da, görmeyip anmasak da, hatırlamasak da hâlâ en fazla özlediğimiz, hasretini duyduğumuz ve imrendiğimiz unsurlar olarak ruh coğrafyamızın bir yerlerinde kanatıp duruyorlar dil hanemizi.
Zaman geçmiş, insanlar geçmiş, devirler geçmiştir.
‘Beylerbeyi Vapuru’ bile.
Bizim çağdaşlarımız bu ünlü vapura binmedi, binemedi belki ama neden özler, neden o vapura binen hanım ve beylerin rıhtımdaki gidişlerinin yasını tutar bilinmez. Bu nostaljik bir arzu mudur, yoksa her dem yüreğimizi kanatan kabalık ve çirkinliklerin ortasında bir tatlı huzur arayışı mıdır?
İstanbul, Beylerbeyi semtinin halkıyla bir başka İstanbul’dur, zira buranın insanı “adabımuaşeret” lisanını en tatlı hâliyle hayatına katıp, kadınıyla, erkeğiyle medeniyet ve irfanın en yalın ve saf hâlini iliklerine kadar nezaketle yoğurup yaşayan ve yaşarken etrafına da aksettiren bir anlayışla hareket eden seçkin bir kesimden oluşur.
Peki, bu “Beylerbeyi Vapuru”nun hikâyesi neyin nesidir?
Rivayet olunur ki Çengelköy, Kuzguncuk ve Beylerbeyi istikametine çalışan vapurun sık sık varış yerine gecikmesi üzerine Şirket-i Hayriye Müdürü olan Hüseyin Hâkî Bey, vapur kaptanı olan Ömer Efendi’yi huzura çağırır ve bu gecikmenin hesabını sorar. Aldığı cevap şu şekildedir:
“Muhterem Müdürüm, malumualiniz Çengelköy’ün zerzevatı, Kuzguncuk’un haşeratı, Beylerbeyi’nin teşrifatı derken zamanında varacağımız yere gitmek mümkün olmuyor!”
Müdür Hüseyin Hâkî Bey kızgınlıkla “Bu ne demek oluyor” diye sorunca Ömer Kaptan:
“Efendim, Çengelköy’de çok güzel zerzevat yetişir ki, semt eşrafı bunu eşe dosta götürmek için vapura taşıyıncaya kadar hayli zaman geçiyor, Kuzguncuk ise affedersiniz ne kadar toplama insan ki aralarında her türden adam semte doluştuğu için yerliler onlara ‘haşerat’ diyorlar! Onlar da kavga gürültü etmeden vapura binmiyorlar!
Ancak en büyük mesele Beylerbeyi teşrifatında, zira kadınıyla erkeğiyle o kadar nazik ve kibarlar ki vapura binerlerken herkes birbirlerine ‘Buyurunuz efendim, önden buyurunuz canım efendim’ diye kenara çekiliyor, lakin karşısındaki ‘Olmaz efendim bendeniz zatıalinizin önünden nasıl geçerim, rica ederim siz önden buyurunuz’ diye karşılık verirken zaman geçiyor. Bir de arkadan gelen en az elli kişinin de aynı protokolü gerçekleştirdiğini düşünün efendim, tabii zaman da bu nezaket faslıyla beraber geçip gidiyor...”
Ömer Kaptan’ın bu ifadesi üzerine Hüseyin Hâkî Bey soruşturmasını tatlıya bağlar.
Bu tatlı anekdot artık böyle nostaljik hatıratlarda geçse de gönül arzuluyor işte. Erkekli kadınlı gittikçe kabalaşan, kabalaştıkça cinsiyetinden uzaklaşan bir görüntü içinde hepimiz çok iticiyiz! Çirkiniz, güzel elbiselerin içinde bile çok bayağı duruyoruz her birimiz. Meğerse insanı güzel, çekici kılan, sevimli kılan nazik davranışları, kibar konuşmaları, tatlı lisanıymış!
Bizim dinimiz de bir nezaket ve letafet dinidir!
Peygamber Efendimiz bir hadisinde “İnsanları daha ziyade cennete götürecek ameller; Allah’a sevgi ve saygı bir de davranış güzelliğidir” buyurur.
Edepli olmak da bir nezaket icabıdır.
Eşref-i mahlukat olan insana nezaketli davranmak zorundayız. Saygı ile nezaket aynı şey değildir. Zira saygı birçok sebebe bağlı bir zorunluluktan ileri gelebilir bir davranış biçimidir lakin nezaket her şartta ve durumda insanın fıtratı gereği karşısındaki insana canıgönülden gösterdiği sevgi tezahürüdür.
Kaçırdığımız bütün vapurları “Beylerbeyi Vapuru’na” dönüştürmek çok zor olmasa gerektir. Gecikecekse nezaketten geciksin diyeceğimiz vapurları bekleyelim yeter ki! Yeter ki isteyelim, yeter ki nezaketi bir hayat felsefesi yapabilelim...