Meryem Aybike Sinan

Bütün insanlık bir şeyleri başarmak için durup dinlenmeden ha bire koşturuyor.
Sabahları evden çıktığınız andan itibaren etrafınıza baktığınızda ne görüyorsunuz? Bir curcuna, bir keşmekeş, bir hız, ağır ve çekilmez trafik uğultusu bir anda vakum misali sizi de içine alıyor! Gidiş o gidiş…
Bir bakıyorsunuz öğlen bitmiş, ikindi geçmiş derken gün akşam olmuş… Ruhunuz ve bedeniniz yorulmuş, zihin girift ve çetrefilli meselelerin içine dalıp kalmış, bedbin, bitkin bir vaziyette tabii trafikten yol bulabilirseniz, kalabalıkları yara yara eve varma şansınız varsa zar zor kendinizi eve atıyorsunuz…
Şair Haydar Ergülen “İnsan Kısadır” şiirinde şöyle diyor:
 
“Babaannem derdi ki: İnsan kısadır oğlum
ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi
yarışmazdı yollarla, göğe evler yükseltmezdi…
Nazlı babaannem sözü de uzatmazdı ısrarı da
az söyler, usul böyle, bir söylerdi bir de
adamın kötüsünü piyade, sözün fazlasını şiir
yaparlar derdi, piyade olduğumu da gördü şiir yazdığımı da…
Küçücük bir büyük anneydi, onu yitirince
anladım kısacıkmış her şey, insan kısaymış…"
 
Hâl böyleyken, zaman geçip giderken, ömür yaprakları bir bir dökülürken, saçlarımız rengini kaybederken, çizgiler yüzümüze üşüşürken, mevsimler durup dinlenmeden yer değiştirirken insanın böylesine bîperva olup, hırs denizinde adı “başarı”  olan makam, şan şöhret köpüklerine tutunması ne kadar ilginçtir!
Kısacık hayatlarımızın içine “sevgi, şefkat, merhamet, iyilik, güzellik, huzur, sadakat, inanç, doğruluk, dürüstlük, vefa” katamaz mıyız? Zamanımızdan tek bir saliseyi geri getirme gücümüz yok iken, vaktimizi ne kadar da gereksiz işler uğruna harcıyor, heder ediyoruz…
Hayatımızda şükür yok, zikir yok, fikir yok! Edebiyat yok, sanat yok, musiki yok! Bu kadar gürültü, iş, güç arasında nasıl olsunlar ki dediğinizi duyar gibiyim. İşin en berbat olanı, hatır da yok, gönül de!
Duygu dediğimiz o güzel hâl, yosun tuttu taş yüreklerin çatlaklarında.
Çok değil, benim çocukluğumda rahmetli babamın arkadaşları, dostları arasındaki o samimiyeti, içtenliği, sadakati hatırlıyorum da şimdilerde herkes ne kadar da yalnız! O kuşak birbirinden bir şey istese, rica etse, o istek âdeta emir telakki edilirdi ve mutlaka yerine getirilirdi. Artık “eski dostlar” kavramı dahi aramızdan elini eteğini çekti sanki… Bir araştırmada birbirlerine kazık atanların daha çok 'yakın' diye düşünülen arkadaşlıklar arasında olduğu tespit edilmiş… Çok ilginç değil mi?
Ne oluyor, neler oluyor bize?
Dünyevi hırslar mütemadidir, nefis doğurgandır!
Mevki, makam, mal mansıp sahibi olmak için “diğerkâmlık” düsturunu göz ardı ede ede, bugün aynı yolda yürüyen, aynı dünya görüşüne sahip, aynı mefkûreye inanan yol arkadaşları, kardeşler bile birbirlerine “Çalım” atmaya başladılar ne yazık ki…
Komşuluk, dostluk ve arkadaşlıklar içi bomboş ve menfaate dayalı bir ilişkiyle yürüyor çoklukla. Yardımlaşma, merhamet, vicdani hasletler ve hoşgörü duyguları gittikçe bizim toplumumuzun gündeminden çıkıyor farkında mısınız?
Bizim kültür ve medeniyetimiz “İsar” ruhu üzerinde şekillenmişti oysa. Manası, kendisi için istediğini, mümin kardeşi için de istemek; hatta onu kendine tercih etmek olan “İsar” ruhunu kaybettik kaybetmesine de bari kendimizi kaybetmeseydik!
Liyakat, ehliyet, kabiliyet gereği herkes kendisinden daha iyi olan arkadaşını, dostunu, kardeşini öne çıkarsa, buyurunuz kardeşim dese sanırım ki derin ve onulmaz yaralarımızı sarıp sağaltacağız…
Başarı kendimizden, fıtratımızdan, inancımızdan uzağa düşmek değildi oysa…
Başarı Hakk’a uygun düşmektir...