Meryem Aybike Sinan

İlkbahar geldi ve gidiyor…
Öylesine güzel, taze, doğurgan olan ilkbahar mevsimine edebiyatımızda en çok kadın benzetilmiş. Divan edebiyatı şairleri ezhâr ve şükûf sözcüklerini çiçek ismiyle beraber kullanmışlardır. Divan şiirinin kudretli şairi Necati Bey bakınız ne diyor şu beytinde:
“Bir yüzi gül gonce-leb dil-dar dersen işte sen,
Sen güle bülbül gibi ki zâr dersen işte ben!”
Bizim kültürümüzde bahar mevsimiyle ilintili söz, çiçek ve güzellikler kadına isim olarak verilmiş ve en güzel ay “Nisan” kadın ismi olmuş mesela. Bahar adını taşıyan kadın isimleri ne kadar da çoktur ülkemizde.
Peki, baharla ilintili diğer isimler?
Bir iki isim dışında neredeyse tümü kadına layık görülmüş bizim kültürümüzde. Kadınımıza verilen itibar aslında bu isimlerde gizlidir lakin kültür ve medeniyet dairesinden çıkıldıkça her şey anlamsızlaşmış ve bağlamından düşmüş yazık ki!
İşte Anadolu’da yüz binlerce kadına isim olmuş o güzelim çiçek isimleri:
Çiğdem, Nergis, Nesrin, Gül, Lale, Şebboy, Menekşe, Itır, Akasya, Açelya, Buket, Fulya, Gelincik, Gonca, Goncagül, Fatmagül, Kardelen, Zambak, Gülçiçek, Günçiçek, Nilüfer, Nevra, Orkide, Papatya, Reyhan, Yasemin, Gülbike, Gülin, Fulin, Gülçin, Gülşen, Gülser, Gülseren, Gülender, Gülderen, Rana, Manolya, Mine, Müge, Birgül, Gülfidan, Gülendam, Gülnaz, Gülfer, Gülce, Güllü, Demet, İsmigül, Melisa...
Bu isimler uzayıp gider...
Peki neden?
Bizim kültürümüzde önemli bir çiçek medeniyeti gizlidir aslında. Anadolu’da henüz evlerin yıkılıp yerine apartmanların yapılmadığı zamanlarda evlerin çıkıntılı pencere önleri böyle boş değildi. Büyükannelerimizin saksıları ağzına kadar çiçek doluydu ve her birinin anlamları vardı.
Bu pencere önleri “rengini belli eden” değişik çiçeklerle süslenir ve gelene geçene de değişik mesajlar verilirdi. Sokağa bakan kısma sarıçiçek konmuşsa insanlara “bu evde hasta vardır ve lütfen gelip geçerken gürültü yapmayın” iletisi saklıydı. Yine pencere önüne kırmızı çiçek konmuşsa “Bu evde evlilik çağında genç kız vardır, evin önünde yürürken dikkatli ol; terbiyeni takın” mesajı vardı.
Bir de bu çiçekler aracılığıyla insanlar arasında gizli bir iletişim saklıydı. Her çiçeğin rengi ve şeklinde bir anlam gizliydi. Mesela: Beyaz gonca gülün anlamı, çaresiz aşk imiş… Menekşe, sadakat ve tevazuunun timsali iken beyaz sümbül platonik aşkı anlatırmış…
Ninelerimizin pencere önleri bir güzellikler manzumesiydi âdeta.
Onlar küçücük bir daldan kucaklar dolusu saksı çiçekleri üretirlerdi. Avluları, yine çiçek saksıları ile süslenirdi. Reyhan, nane, fesleğen, limon gibi bitkiler sıralanırdı önünüzde. Giriş kısımları ne kadar ferah ve huzurluydu.
O çiçek medeniyetinin insanları işte böylesine güzel düşünür, güzel bakar ve güzel yaşarlardı. Çiçeklerle güzel bir hayatları vardı onların ve kız çocuklarının isimleri de işte bu nedenle çiçekliydi yine.
Yüzlerce çiçek isminden oluşan kadın isimleri Türk Kültür ve medeniyetinde hayli yer tutar. Kadın baharla eş değer bir varlıktır. Hayatlarımızın hiç geçmeyen baharı kadındır. Annelerimizin yerini tutan bir başka varlık var mıdır acaba? Koskoca anne ve babalar olsak da içimiz yandığında “Anacığım” deriz, bir başka insana sığınmaz ruhumuz erbabı.
Bu toplumun büyük çoğunluğu artık pencere önüne çiçek koymasa da çiçek medeniyetinden bihaber olsa da kız çocuklarına “Gülce” ismini vermeye devam ediyor. Kız çocuklarını nazenin bir çiçek mesabesinde görüyor hâlâ.
Çiçek medeniyetimizin solmaya yüz tutmuş çehresine geliniz bu bahar sizler de bir saksı çiçekle renk katınız, evinizde bir çiçek köşeniz olsun. Unutmayınız güzel görmek, güzel bakmak, güzel düşündürür!