Meryem Aybike Sinan

Geçtiğimiz gün bir sınıf dolusu gençle sohbet ediyorduk.
Bir ara söz gelip “edebiyatımızda gönül” mevzuuna dayandı. Geçmişten günümüze edebiyat ve kültür hazinemizde “gönül” öylesine geniş yer tutmuş ki neredeyse “gönül medeniyeti coğrafyası” diyebileceğimiz bir alan açıldı önümüzde…
Başta Yunus Emre olmak üzere mutasavvıflarımızın neredeyse tümü “gönül” hakkında şiirler söylemiş ona özel anlamlar atfetmişlerdir. Koca Yunus bu hususta açık ara öne çıkan şiirlerinde asırları aşarak günümüze getirmiştir gönülü…
 
“Gönül Çalap’ın tahtı, Çalap gönüle baktı.
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise...”
 
Hem maddi hem de manevi anlamda edebiyatımızda geniş bir yere ve söyleyişe sahip olan gönül üzerine deyimler ve özlü sözler ne çoktur. Gönül koymak, gönül kırmak, gönül çelmek, gönül eğlendirmek, gönül vermek vb.
Halk türkülerinde gönül avaz avaz sazın tellerine takılıp gelmiştir asırlar öncesinden ve hâlâ aynı tazelikte ve inceliktedir. Bakınız şu türkümüzde ozan, gönül elinden nasıl ıstırap çekmektedir:
“Vardım Hint eline, kumaş getirdim,
Açtım bedestanı sattım oturdum,
Sen benim başıma neler getirdin,
Ben senin kahrını çekemem gönül!”
 
Modern zamanlara gelindiğinde bile “gönül” yine yapmış yapacağını! Sanatçı Zerrin Özer ünlü “gönül” şarkısında bakınız ne diyor:
 
“Uslan artık deli gönül,
Bak gelip geçiyor ömür…”
 
Gönül acaba niye delidir ki? Halk türküsünde de modern zaman şarkısında da hâlâ uslanmamıştır deli gönül… Şu ünlü uzun havayı hatırlayan var mı acaba?
 
“Deli gönül hangi dala konarsın,
Senin tutunacak dalın mı kaldı?”
 
Birçok edebiyatçıya göre “Gönül” üzerine geçmişten geleceğe en güzel şiiri 15. yy şairlerimizden Ahmet Paşa söylemiştir. Fatih devrinin bu önemli ve büyük şairinin “gönül” redifli ünlü murabbaının üzerine neredeyse söz söyleyen olmamıştır:
 
“Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül
Kara sevdaya yiler bî-ser ü bî-pây gönül
Dimedüm mi sana dolaşma ana hay gönül
Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül”
 
Bu şiir öylesine geniş bir yankı uyandırmıştır ki "Avni" mahlaslı Fatih Sultan Mehmed Han, kendini nazire yazmaktan alamamıştır. İşte Avni divanından alınan nazireden bir bölüm:
 
“Tâli‘ün yüzi gülüp olmadı handân nideyin
Yüregün derdine bulınmadı dermân nideyin
Kasduna yâr çeker hançer-i bürrân nideyin
Virisersin bu gam u mihnet-ile cân nideyin
Gönül ey vây gönül vây gönül ey vây gönül”
 
Ahmet Paşa’nın buna benzer dizeleri ise şu şekildedir:
 
“Bizi hâk itdi hevâ yolına sevdâ nidelüm
Pây-mâl eyledi bu zülf-i semen-sâ nidelüm
Kul idinmezdi güzeller bizi illâ nidelüm
Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül”
 
Bu güzel şiiri tam beş yüzyıl sonra besteleyen Münir Nurettin Selçuk’tur. Gençlere Münir Nurettin’i tanıyor musunuz diye bir soru yöneltiyorum. Tam 26 kişiden oluşan grup arasından bir kişi dahi bu ünlü bestekârı tanımıyor! Açıkçası çok şaşırıyorum.
Devlet Klasik Türk Musikisi Korosunun efsanevi şefi Prof. Dr. Nevzat Atlığ, 1985 yılında Gazeteci Yazar Mehmet Nuri Yardım’la yaptığı söyleşide bakınız ne diyor bu durum hakkında:
“Klasik musikimizin esrarlı havasını korumalıyız. MEB Türk edebiyatı, Türk tarihi okutuyor ancak Türk musikisini okutmuyor. Nef’i'yi, Baki’yi öğrenen genç, Itri’yi, Hacı Arif Bey’i, Dede Efendi’yi niçin öğrenmemiş olsun?”
Ah Nevzat hocam ah! Yeni kuşak bırakınız Hacı Arif Bey’i, Itri’yi tanımayı… Münir Nurettin Selçuk’u tanımıyor! Gençlerimiz artık ne edebiyat ne de musiki biliyor! Klasik Türk Musikisini belli bir yaşın üstü bile bilmez, tanımaz ve dinlemez oldu. Pop dinleyen yaşlı teyzeler ve amcalar devrindeyiz…
Bu gaflet hâli, bu kültürsüzlük hepimize yeter de artar bile!