Meryem Aybike Sinan

Ramazan ayında bizim efkârı umumiyede ramazan davuluna mutlaka vurulur!
Bu yıl bakalım kim vuracak diye düşünüyordum ki yazar arkadaşlardan biri tokmağı bastı davula ve bizim davul binbir yerinden inledi. Ne çok destek geldi bu kösteğe bir bilseniz…
Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat.”
Beyitte şairimiz Bosnalı Sabit, en uzun geceyi astronom bilmez, gecelerin kaç saat olduğunu sen dertli olanlara sor, diyor. Eskiden muvakkithane adı verilen mekânlarda zaman takibi yapan muvakkitler tarafından zaman dilimleri belirlenir, ramazan davulcuları, ramazanda zaman mevhumunu davulun sırtına yükleyip öyle gezerlerdi. İşte bugün bu kadim geleneği hâlihazırda sürdürmeye razı olmuş bir toplum olarak bu ramazan ritüelini tartışıyoruz.
Yıllar önce ateist olduğunu söyleyen felsefeci bir arkadaş, "ramazan ayında davul sesini duymak zorunda mıyız?" diye sormuştu bana. "Sen oruç tutacaksın diye ben niye uykumdan uyanıyorum!" demişti. Meseleyi uzun uzun tartışmıştık kendisiyle...
Evet, zemberekli saatlerin, çıngıraklı duvar saatlerinin bile tarihe karıştığı, cep telefonlarımızda gün gün, hafta hafta saniyesine kadar zamanlarımızı denetim ve gözetim altına alabildiğimiz bu zamanda, bu ramazan davulu ne ola ki diyenlerin sayısı bir hayli fazla, haklı olarak…
Bu soru herkesin aklına gelebilir…
Ancak mesele bu kadar basit değildir. Bu tarihin arka sayfalarını çevire çevire günümüze gelmiş, geleneğe dair oldukça önemli bir toplumsal ritüeldir. Toplumlar modernite ile tanıştıkları anda hemen geçmişe dair maddi ve manevi unsurları silkinip üzerlerinden atmazlar bir anda. Atmamalıdır da.
Bugün dönüp Avrupa’nın en eski toplumlarına baktığımızda geleneğe dair pek çok ritüeli muhafaza ettiklerini görürüz zira bu geçmişi hatırlama, kanıksama, geleneği muhafaza etme, vazgeçmeme kabiliyetinden kaynaklanır.
Geçmişin hatıralı kültür unsurlarına özlem vardır her zaman. Ancak geçmişi gerçek anlamda idrak edip günümüze taşıyabiliyor muyuz? Bu sorunun cevabını merhum Prof. Dr. Erol Güngör Hoca “Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik” adlı kitabında şöyle verir:
“Dün ile bugünü karşılaştırırken, aslında eşit olmayan şeyleri eşit gibi görüyoruz. Gözümüzün önünde bir bugün vardır bir de dünden geriye doğru bütün bir geçmiş. Bu geçmiş, kendi içinde birbirinden çok ayrı istikamette, çok farklı nitelikte, çok farklı zamanlarda dağılmış unsurları ihtiva ettiği hâlde, bütün bu değişik zaman ve mekâna ait farklı şeyler, bizim kafamızda tek bir bütünün parçaları gibi görünmektedir.
Böyle bir bütünlük olayların kendinde yoktur; onlara bizim zihnimiz tarafından düşünce kolaylığı oluşturacak şekilde empoze edilmiştir. Bu yüzdendir ki geçmişten istediğimiz her şeyi alıp bugüne aktarmamız, kafamızda kolay görünse bile, gerçekte imkânsızdır:
Bu tıpkı Bilge Kağan’ın bilgeliğini, Alp Aslan’ın kılıcını, Mevlana’nın kafasını, Yunus’un kalbini, Yıldırım’ın cesaretini, Sinan’ın sanatını, Kanuni’nin haşmetini, Fuzuli’nin dilini, Dördüncü Murad’ın otoritesini, Kâtip Çelebi’nin ilmini, Abdülhamid’in zekâ ve dirayetini ilh. toplayıp, bunlardan bir adam inşa etmek ve ona şapka giydirerek, yirminci asrın ikinci yarısında Zeytinburnu’nda yaşatmaya benzer.
Türkiye’de bu idrak yanılması sadece tarihe dönmek isteyenlerde değil, ondan kaçmak isteyenlerde de görülüyor. Geçmişimizden hoşlanmayanlar o geçmişin kolayca geri gelebileceğinden korkuyorlar..."
Hasılıkelam, bu davul meselesi de tam olarak bu kabilden bir durum. O davullar artık eski davullar değildir, mânisizdir, manasızdır. Bazı illerde zaman zaman ramazan davulu yasağı konsa da bizim insanımız yine de bu kadim ritüeli devam ettirmekten yanadır.
Ne diyelim, o hâlde vursun davullar...