Meryem Aybike Sinan

İnsanın haddini ve hududunu bilmesi ne güzeldir.
Ve yine insanın bilmesi ne kadar güzelse bilmediğini idrak etmesi daha da güzeldir. İnsanın kendini bilmesi, yüreğindeki bütün renkleri, mevsimleri, yokuşları, düzleri bilmesi yani benliğinin farkında olması o insanın ruh derinliğinin de bir tezahürüdür.
Bizim kültür ve medeniyetimizde insanın kendini bilmesi önemlidir. Ünlü mutasavvıf Hacı Bayram Veli bu hususta bakınız ne diyor:
“Bilmek istersen seni,
Cân içre ara cânı.
Geç cânından bul ânı,
Sen seni bil, sen seni.”
Demek ki benliğimizi özenle taramamız ve ne olduğumuzu, meşrebimizi, tarz ve üslubumuzu ayrıntılı bir şekilde gözden geçirmek gerek. Ve yine ilim ve irfan ikliminden ne kadar feyz aldığımızı ve ne kadar mütefeyyiz olduğumuzu da hassas terazide tartmamız lazımdır.  Koca Yunus ise bakınız bu hususta ne demekte:
“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır.
 
Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eri hak bilmez isen
Abes yere yelmektir…”
Diplomaların çoğaldığı, hikmetin ve irfanın azaldığı bir zamandayız. İrfanın, hikmetin ve tefekkürün fetret devrini yaşadığı bir çağdayız. Görünüşte herkes her şeyi bilmekte ve anlamakta. Ve yine görünüşe göre bugün dünden daha çok diploma ve diplomalı var!
Evet, çok doğru lakin sayısız diplomanın var olduğu bir bünyede o oranda hadsizlik, kendini bilmezlik ve aymazlık var. Hemen her yerde bir tartışmadır gidiyor ve herkes kendini haklı çıkarma derdinde. Hiç kimse kendinin de yanılabileceğini, hata yapabileceğini ve hatta mevzuyu bilemeyebileceğini kabul etmiyor ve etmediği gibi uyarı kabilinden hiçbir öneriye de açık değil! Toplumun bütün katmanlarında tuhaf bir hadsizlik kol geziyor.
Oysa insan bilmediğinin cahilidir!
Büyük Selçuklu Devleti'nde  Nizamiye Medreselerinde bugünkü adıyla  “YÖK Başkanı” görevini ifa eden, “Hüccetü'l İslam” lakaplı hocası İmam Gazali, İslam’ı anlama, okuma ve yorumlama farklılığı nedeniyle birçok tehdide, şantaja ve ihanete maruz kalmıştır. En sonunda her şeyi bırakıp kendi içine kapanmış ve Bağdat'ı terk etmiş, yıllarca hüzünlü bir uzlete ve yalnızlığa kendini mahkûm etmiştir!
İşte bu dönemde şu manidar sözlerini sarf etmiştir:
“Cahillerle tartışmaya girmeyin, zira ben hiç yenemedim!”
Şeyh Sadi Şirazi de “Gülistan” adlı eserinde cahilin vasıflarını şu şekilde sıralamıştır:
“Her şeyde hemen öfkelenirler. Faydası olmayan şeylerden konuşurlar. Sırrı korumayıp ifşa eder ve yayarlar. Dostunu ve düşmanını birbirinden ayıramazlar. Merhametsiz ve vicdansızdırlar. Hoşgörü onları bırakmıştır. Kindar olup, fitne ve fücur çıkarmayı severler. İftira atmaktan, başkasının âhını almaktan kaçınmazlar. Gıybet ve yalanları çoktur. Güvenilmezdirler, emanete hıyanet ederler… Dünya nimetleri için el etek öpmeyi çok severler, utanmazlar. Yoldaşını yarı yolda bırakırlar, yedikleri kaba etmekten çekinmezler. Kalplerinde vefa, diğerkâmlık, kadirşinaslık olmaz. Nezaket ve letafet onlara hiç değmemiş, olmamış meyve misali hamdırlar! Edep onları terk etmiştir!”
Gülistan'da bütün bu kavramlarla ilgili yüzlerce hikâye de anlatılır ve bu düşünceler aynı zamanda bu hikâyeler yoluyla dramatize edilir. Cehalet ve hadsizlik tıpkı bir kanser gibidir, dokunduğu her yeri sarar ve öldürüp yok eder. Girdiği yerde hiçbir şey iflah olmaz.
Cehalet ve hadsizlik sizin semtinize hiç uğramasın temennisiyle...