Meryem Aybike Sinan

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…
Upuzun yıllar evvel okuduğum Oktay Akbal’a ait bir kitabın adıydı bu. Önceki gün gazetemiz yazarı Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Hocanın “Sahte” adlı güzel ve anlamlı yazısını okuyunca aklıma düştü birden. 
Oktay Akbal “Öyle ya" diyordu kitapta, "ekmek hayatın mayasıdır, ekmek bozulunca her şey bozuluverdi...” Çocukluğumuzda yediğimiz o lezzetli ekmeklerden bile önce yazılmış bu kitaba bakacak olursak demek ki biz hayatımızda hiç doğal ve lezzetli ekmek yemedik… Şimdilerde ise "ekmek zehir" diyorlar! Ekmeğe zehir diyen hocalar bu nimetin neden zehre dönüştüğünü de bir yazıverseler keşke!
Tepeden tırnağa sahte olan insanlar hayatımızı da sahte kıldılar… Elimizi neye uzatsak sahte bir ele kolumuzu kaptırıveriyoruz. Bakışlarımızı nereye çevirsek sahte bir görüntü… Ayağımızı nereye atsak sahte bir zemin! Ne yapalım Ahmet Hocam işte bu yüzden hep birlikte sahte bir şeye dönüşüveriyoruz!
Samimiyetsiz insanlar olduk.
Hayatımız bütün veçheleriyle kâğıttan yapılmış bir binayı andırıyor. Hafif bir rüzgarla alev alan bu kartondan hayatların içinde bir de vefasızlıktan, sadakatsizlikten, nezaketsizlikten, nezahetsizlikten, kibirden, cehaletten, hadsizlikten çeşit çeşit huylar edinmişiz!
Fıtratımızın iç sesini duyamayacak kadar sağır, basiretimizi göremeyeceğimiz kadar kör, tefekkür edemeyeceğimiz kadar akılsız olduk! Her anlamda illet, zillet ve kıllet içindeyiz!
Bir de bütün bunların üzerine haset sosunu ekleyelim ki tam olsun!
Kardeşimiz gibi gördüğümüz, dostane bir şekilde gönül hanemize misafir ettiğimiz, evimizi barkımızı açtığımız, her sıkıntılarında yanına koştuğumuz insanların bir gün geliyor nasıl da sizi için için kıskandığını, haset ettiğini, sizin için kuvvetle ihtimal “dua” yerine “beddua” ettiğini tecrübe ediyor ruhumuz erbabı!
Aynalar hiç böylesine kirlenmemişti zira tepeden tırnağa çok yüzlü olduklarından aynada kendisini hiç göremeyenler var artık! Gönül neydi? İçi ne ile doluydu? Bilen kaldı mı?
Diplomaların çoğalıp irfanın ve hikmetin azaldığı bu vakit, beti bereketi de çekip aldı hayatımızdan. Bütün aydınların, yazarların, kanaat önderlerinin koca koca insanların, düşünürlerin hayatın ve insanın ulvi gayeleri yerine her an, her saat, her gün, her ay, her yıl sadece siyaset konuştukları ifrat ve tefrit kıskacında yorumlar yaptıkları ve gündem oluşturdukları bir ülkede “sahte” dünyaların inşa edilmesi beklenen bir hadiseydi!
Eskiler “dalkavuk” derlerdi, günümüzde “yalaka” diyorlar bazı insanlar türedi ki övmede sınır tanımıyorlar! Yine bazı kimseler de “yerme” konusunda iyice küstahlaştılar! Bunlar da fikrî sahtecilikte çığır açtılar!
Tuhaf bir çağın dişlileri arasında yitip gidiyor her birimiz.
Artık ölüm bile insanları hikmet ve tefekkür dünyasına çekemiyor. İçimizden birileri ölülerini iyi ki öldün kabilinden alkışlarla gönderiyor! Birileri de cami avlusundan cenaze namazı sonrasında hızla uzaklaşıyor cemaatten ve anında unutuyor o kimseyi! Ne içten bir dua ne güzel bir niyaz!
Hiç unutmayınız ki size de ayrıcalık tanımayacak bu dost sandıklarınız! Sizi de bir gün içinde unutulanlar listesine atıverecekler!
Oysa şair ne güzel uyarmış:
“Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Kul Himmet Üstadım gelse otursa
Hakkın kelamını dile getirse
Dünya benim değil zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda”
Hasılı mesele bu kadar basit! Geldik gidiyoruz. “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm” diyen Erdem Bayazıt bile hayatta değil artık. Sahte, samimiyetsiz ve riyakâr bir hayattan daha numune, gerçekçi, içi şefkat ve merhamet dolu kalbi bir insanlığa yani aslımıza rücu etmek için ha gayret diyelim!