Meryem Aybike Sinan

Hayatımızın en sıkıntılı günlerini geçiriyoruz.
Korkularımız, endişelerimiz, acılarımız ve ümidimiz var. Öyle ki havf ve recâ arasındayız. Düşünmeden, endişe etmeden, korkuya kapılmadan geçirdiğimiz günler gittikçe azalıyor, sıkıntılı günler çoğalıyor sanki. Öylesine yorulduk öylesine bıktık.
Dünya hızla bir bilinmeyene doğru yol alıyor.
O anlı şanlı dünya liderleri bile artık ne yapacağını ne söyleyeceğini bilemez hâldeler zira bazı şeyler onların ellerinin arasından kayıp gitti sanki. Dünya can çekişiyor âdeta.
Geçmişte azgın toplulukların başına gelenleri kutsal kitaplardan okuyup öğrenen çağımız insanı, bu kıssalardan hiç ama hiç ders almadı, hisse kapmadı!
Dünyanın dört bir yanı talan edildi, insana dair her ne varsa içi boşaltıldı, Şehirler insana doydu, insanlık vahşi kapitalizmin esiri oldu, bu esir kamplarında önce değerlerini, sonra ruhunu yitirdi ve şimdi de sağlığını kaybetmek üzere...  
Acıma duygusunu kaybeden insanlık, şimdi sevdiklerini 'korona’dan yitirdikçe kaybetmiş olduğu sevgi, şefkat ve merhamet duygularını yeni baştan hatırlayıp, sağlık ve sıhhatin en büyük zenginlik olduğunu öğrenir mi dersiniz? 60 mülteciyi almamak için olmadık tedbirler alan İtalya, şimdilerde çaresizliğin ne olduğunu kavramış mıdır?
 
Şehirler, yuttuğu insanları şimdi kusmak üzere!
 
İnsanoğlu, ayağı yere basan evlerden çıkıp, koşar adım gökdelenlere, zombileşen beton yığınlarına taşındı, bahçeler, bağlar çiçeksiz ve insansız kaldı. Mezralarda, köylerde ve kasabalarda insan kalmadı. Büyük şehirler toplumun büyük çoğunluğunu yuttu âdeta.
Bugünleri hiç kimseler düşünmedi, hesaba katmadı.
Bütün dünyayı bir kaos sarmalına çeken koranavirüs, gelip kapımıza dayandı, çok geçmedi bizlere de bulaştı. Şimdi hep birlikte derin bir korku ve endişe içindeyiz...
Şehirlerde, sokaklar, caddeler, meydanlar boşalıyor. İnsanlar evlerine çekiliyor, çekilmek zorunda da. İşi gücü, hâli vakti yerinde olanlar için sıkıntı yok… Peki parası pulu olmayanlar, gündelik çalışarak ekmeğini çıkaranlar şimdi ne yapacak? Onlar için bir çare lütfen!
Parası pulu olanlar, hâli vakti yerinde olanlar tatil beldelerindeki yazlıklarının yolunu tuttular bile. Bir zamanlar bahçe içindeki evlerini beleşe apartman katlarına kurban verenler ise şimdilerde anlayacaklardır müstakil evlerde yaşamanın önemini ve konforunu…
Düşünüyorum da…
Müstakil ev demek, en mahrem sığınak, özgürlük ve güven demekti. Bahçede iki adım dolanmak, bir çiçeğin altını çapalamak, bir ağacın dibine gübre vermek, birkaç saksıya sardunya, ıtır, çiçek fideleri dikmek koskoca bir gün demekti. Evin önüne koyulan bir masada karşılıklı muhabbet edip iki bardak çay içmek ise bir ömür demekti bir vakitler…
Yatay mimari, yatay mimari dendikçe inadına dikey mimarinin katlarını yedi kat göğe çıkaranlar böylesine zor zamanları hiç ama hiç düşünmediler! Öyle ya dünya onlar için hep sütliman, güllük gülistanlıktı zaten…
Bir gökdelende oturuyorsanız şayet her gün o asansörü kullanmak zorundasınız! Kimbilir o kapıdan sizden önce kaç kişi girdi çıktı, kaç kişi öksürdü, kaç kişi virüsünü bulaştırdı!
Hadi bunu da geçtik… Bu katlarda bir ay hiç dışarı çıkmadan yaşayamazsınız. Her şeyden önce sıkıntıdan patlar insan, temiz hava almak, gezinmek ister. Üç beş gün dışarı çıkmazsanız şayet yiyecek sıkıntısı baş gösterir, ekmek almak, su almak dert olur. Hasılı şehirlerin kucağında izole yaşamak çok ama çok zordur! Ama imkân dâhilindedir…
Allah yardımcımız olsun...