Meryem Aybike Sinan

 
Ne kadar tuhaf bir zamandan geçiyoruz.
İnsan elindekini yitirince anlıyor bazı şeylerin kıymetini.
Şimdiden hey gidi günler hey demeye mi başladık ne?
Bu zorunlu evde ikamet hâli, özellikle kadınların yükünü artırdı. Temizlik yapma, yemek pişirme, evdeki herkesi memnun etme çabası birkaç katına çıktı. Bir de yepyeni mecburiyetler hasıl oldu.
Evde ekmek pişirmek bunlardan birisi.
Bir ekmek için sık sık kalkıp markete, fırına gitmek doğru bir yaklaşım değil bu aralar. Geçtiğimiz gün ilk ekmek pişirme deneyimim maalesef elimde patladı zira hamur bir türlü kabarmadı!
Bu durumun sebeplerini araştırınca uzun yıllar öncesine uzandım, merhum anacığımın evimizin bahçesinde özel bir köşede salça, pekmez kaynattığı, ekmek pişirdiği günler geldi aklıma.  Genişçe yuvarlak ekmek sobası, o sobanın tepesine oturttuğu sac, ekmek pişirme öncesinde o sacın altının macun hâline getirilmiş kül ile sıvanması, temizlenmesi ve yakılması…
Sonra yufka ekmek için ayrı, ekşili ekmek için ayrı yoğrulan hamur çeşitleri geldi aklıma. Annem her yufka pişirdiğinde o sacın yanına konmuş iskemleye oturur, dümdüz kılıç şeklindeki bir tahta ile ekmekleri sacın üzerinde çevirerek pişirdiğim o çocuksu yıllar düştü aklıma… Annem her defasında en sonda minik bir hamur bezesini benim için bırakır ve “öğren kızım, günün birinde lazım olur” der, ben de sevinçle oklavayı alarak o minik hamur parçasıyla yufka açmaya çalışırdım!
Sonra kalın pideye benzeyen ekşili ekmek için büyükçe bakır leğen içinde yoğurduğu hamurun nasıl da göz göz mayalandığı hayal meyal canlanıyor gözümde. Burada yaş maya ve benzeri bir kabartma maddesinin asla kullanılmadığını hatırlıyorum. Çünkü her defasında bu hamurdan büyükçe beze kenara kaldırılır, bir daha ki seferde hamur yoğrulurken bu beze sulandırılarak una ilave edilirdi… Bu böyle uzayıp giderdi.
Peki bu maya nasıl elde edilmişti?
Bugün annem yok, uzun yıllardır İstanbul’da oturan bir komşumuza soruyorum, o da artık bu ekşili ekmekten hiç pişirmese de şunları söylüyor:
“Bu maya, 'Nohut, un ve su' veya 'Un, çiğ damlası ve su' ile hazırlanıyordu. Her defasında bir sonraki hamura aktarıldığı için yıllar geçtikçe ekmeğin lezzeti daha da artıyordu, bu maya hiç kaybedilmeden yüz sene öteye gidebilir! Tıpkı yoğurt mayası gibi...”
Bu maya çeşidi tam beş bin yıldır kullanılıyormuş meğer!
Anadolu’da ne kadar çok ekmek çeşidi vardır.
Binbir çeşidiyle köy köy, şehir şehir, bölge bölge bir ekmek coğrafyasıdır Anadolu!  Mayalı ekşi ekmekler, mayasızlar, ince ekmekler, yufka şeklinde olanlar, gözlemeler, bazlamalar, çörekler, çavdar, mısır ekmeği, nohutlu ekmek, cevizli, zeytinli ekmek… Uzayıp gider.
Genişçe avlular içindeki Anadolu evlerinde hiç dışarıya çıkılmadan “kiler” denilen ambarlarda saklanan yiyeceklerle aylarca yaşanabilirdi. Anneannemin kilerinde tavana kadar, bir kule gibi uzayıp giden tandır ekmekleri, dev toprak çömleklere doldurulmuş tereyağı, salça, turşu, kavurma, reçel, pekmez ve peynirler hep ev yapımıydı. Kurutulmuş her türlü sebze ve meyvenin kokusunu bugün bile hayal meyal hatırlıyorum. Kurutulmuş ayva ve elma kokusu ise bir başkaydı!
Hasılı bugün modernitenin bizleri ev niyetine soktuğu bu soğuk ve dar mekânlarda üç gün dışarıya çıkmadan hayatımızı idame ettiremiyoruz.
İlk ekmek pişirme deneyimim kötü olsa da araştırmalarım sonucunda ikinci deneyimimde güzelce kabarmış, yumuşacık, lezzetli ekmekler yapmayı başarmış durumdayım!
Allah bir an evvel bizleri şubat ayındaki hayatımıza geri döndürsün inşallah!