Meryem Aybike Sinan

 
Hayatımızın belki de en enteresan günlerini yaşıyoruz.
Bilmediğimiz, tanımadığımız ve kırk yıl düşünsek aklımıza gelmeyen tuhaf bir garabetin içindeyiz. Haber bültenleri, gazete haberleri ve gündelik konuşmalarımızın neredeyse tamamı salgın hastalık, pandemi, Covit-19 üzerine!
Ve aklımıza gelmeyen başımıza geldi…
Önceki yazımızda tam yüz yıl önce yaşanmış “İspanyol Gribi” pandemisinden bahsetmiştik. Bugün de cumhuriyet döneminde yaşanmış bazı bulaşıcı hastalıklardan söz edelim. Tarih yazıyor, tarih unutmuyor, unutturmuyor!
Yüz yıllık cumhuriyet dönemine baktığımızda bugünlerde adını duymadığımız pek çok bulaşıcı hastalık ile mücadele edildiğini ve bu hastalıklardan çok sayıda insanın çok ciddi bir şekilde etkilendiğini görüyoruz.
Maalesef 1. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkileri, halka sefalet, yokluk, açlık ve bulaşıcı hastalık olarak dönmüştür. "Genç Cumhuriyet"in ilk Sağlık Bakanı Dr. Adnan Adıvar göreve başlar başlamaz bakanlık bünyesinde verem, kuduz, sıtma ile mücadele ve bakteriyoloji birimlerini hayata geçirmiştir. Daha sonra Refik Saydam bakanlık koltuğuna oturmuş ve ülke genelinde verem dispanserleri kurmuş, sıtma ile mücadele planı oluşturmuş, sağlık memurları okulunu, Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsünü ve hıfzıssıhha okullarını açmıştır.
Verem, bu dönemde en yaygın bulaşıcı hastalıktır. Bu nedenle savaş dispanserleri, Heybeliada Sanatoryumu, Büyükada Verem Sanatoryumu kurulmuş ve ülke genelinde verem ile mücadele başlatılmıştır. Türk Tıbbiyesinin dev isimleri de bu dönemde yetişmiş ve büyük başarılar göstermişlerdir. Dr. Siyami Ersek, Dr. Behçet Uz, Dr. Niyazi Gözcü, Dr. Nuri Ayberk, Dr. Hayım Naum Bey gibi pek çok tıp insanı Anadolu coğrafyasından bulaşıcı hastalıkları atmak için devasa çalışmalar yapmışlardır. 
Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkede üç milyon trahomlu insan olduğundan söz edilir. Adıyaman başta olmak üzere Malatya, Adana, Gaziantep, Urfa, Tokat ve Maraş illerinde binlerce insanın kör olmasına sebep olan trahom hastalığı için 1930 yılında Gaziantep ilinde “Trahomla Mücadele Reisliği” kurulmuş ve çok ciddi mücadele verilmiştir. Öyle ki bölgede at üstünde köy köy gezen ve hastaları tespit eden doktorlar, halka ücretsiz olarak şişe içinde göz damlaları ve ilaçlar dağıtmışlardır. Bu ilaçlar halk arasında “Devlet Şişesi” olarak anılagelmiştir…
Yine zührevi hastalıklarla, özellikle frengi ile mücadele konusunda ahlak zabıtasıyla birlikte çalışılmış ve pek çok şehirde zührevi hastalıklar dispanseri, hastaneler açılmıştır. Mesela 1940 yılında frengili hasta sayısı 170 bin civarında iken yapılan ciddi çalışmalar ve tedaviler nedeniyle bu sayı 1991 yılında kayıtlara 3785 olarak geçmiştir.
1938-1944 yılları arasında İran, Irak ve Suriye’den geçen bir “Çiçek Hastalığı” salgını olmuş, aşı ve koruyucu tedbirlerle bu hastalık kısa zamanda durdurulmuştur. Türkiye’de çiçek hastalığı 1957 yılından sonra görülmemiştir!
Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin uğraş verdiği bir diğer bulaşıcı hastalık “sıtma” hastalığıdır. 1928 yılında Adana’da bir “Sıtma Enstitüsü” kurulmuş ve sıtmaya sebep olan sinek ve bataklıklar konusunda çalışmalar yapılmış ve vatandaşa ücretsiz ilaç dağıtımında bulunulmuş ve 1940 yılına gelindiğinde bu hastalık %50’lerden %11’e kadar düşmüştür. 2014 verilerine göre ülkede görülen sıtma vakası sayısı sadece 233’tür!
Hasılı bizim devletimiz geçmişten bugüne tıbbiyede dünya ölçeği üzerinde başarısı olan bir ülkedir. “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk tıbbiyesi konusundaki öngörüsü haklı çıkmıştır!
Bu topraklarda yetişen hekimlerimiz, İbn-i Sina’dan uzatılan 'El'i atalarına yarışır bir şekilde almış ve hakkını teslim etmişlerdir. Biz her zaman hekimlerimize güvendik ve güveniyoruz...
.....
Not: 15 Kasım 2015 tarihli Türkiye Aile Hekimliği Dergisi’nden istifade edildi.