Meryem Aybike Sinan

Korona günlerine tam alışmışken bu "yeni normal" çıkıp geldi.
Yeni normal ile eski normal arasındaki bir noktada kendimizle baş başayız artık. Gece yarısı sokağa çıkma yasağı biter bitmez üç aydan beri sitemizdeki yazlıklarında ikamet eden İstanbullu komşular arabalarına bindikleri gibi İstanbul’a yollandılar.
İnsanoğlu çabuk sıkılan bir varlık. Ormanın dibinde sabaha kadar kuş cıvıltıları arasında yaşayan bu insanlar İstanbul’un gürültü ve patırtısını özlemiş olmalılar ki sabah olmasını dahi bekleyemediler.
Derken sabah ne göreyim! Aylardır İstanbul’dan çıkamayan komşumuz da o taraftan koşup gelmiş Kartepe’ye. İnsanlar elbette özgür, istedikleri her yere seyahat etme özgürlüğüne sahipler lakin bu durumdan tedirginim, endişeliyim çünkü;
-İnsanlar maske ve sosyal mesafe meselesini artık eskisi gibi ciddiye almıyorlar.
-Koronavirüsün olumlu yönde mutasyona uğrayıp öldürücü olmaktan çıktığını düşünüyorlar.
-İnsanlarda aşırı kaygı birikiminden dolayı ciddi bir yorgunluk var…
Bu yorgunluk özellikle de biz kadınlarda daha yüksek çünkü aylardır ailemize ve çocuklarımıza virüs bulaşmasın, hastalanmayalım kaygısıyla ellerimiz çamaşır suyundan, deterjandan ve sirkeden çıkmadı.
Şahsen hayatımda bu denli yorulduğumu hatırlamıyorum.
Bir iki hafta önceydi sanırım, bahçe duvarlarının limonluklarına koyduğum sardunya, aslanağzı, ıtır, karanfil ve Acem halısı gibi güneş seven çiçeklerime bakım yapıyorum. Bir ara bahçe dışına da çıkmak durumunda kaldım. Karşıki bahçede oturan komsumuz Halide Abla bana doğru gelmeye başladı, belli ki konuşmaya ihtiyacı var. O yaklaştıkça ben geri geri çekiliyorum, bir ara öyle çok geriye doğru gitmişim ki bizim yan komşumuzun bahçe kapısına dayandığımı fark ettim. Ellerimle dur işareti yapıp:
-Halide Abla sosyal mesafe, bak gidecek yerim de kalmadı!
Bir anlık şaşkınlıktan sonra başladık gülüşmeye… Yani gerçekten de bu sosyal mesafe olsun, kural ve kaideler olsun hiç kolay değil, yapılabilir değil ancak mecburuz, yapmak zorundayız.
Bir gün sonra şiddetli bir baş ağrısıyla uyanınca içimde bin türlü şüphe, endişe ve kızgınlık… Havaların soğumasına bağlıyorum, üşütmüş olmalıyım. İki gün boyunca bahçedeki aromatik bitki çaylarına sarılıyorum.
Tam bunu atlattım derken bu kez olgunlaşan ekşi kara dutlardan yemek için yan komşumuz Nurşen Abla çıkıp geliyor. Dutunu yer gider herhâlde diyorum ancak öyle olmuyor. İnsanlar sıkıntıdan patlamış, konuşmak istiyorlar. Teklifsiz verandaya giriyor! Şimdi kapı komşuma ne diyeyim?
Arka bahçeye davet ediyorum. En azından açık ve geniş alan.
Oradaki küçük yuvarlak masayı aramıza koyup kendimi iki metreye öteye atıyorum. Kahve ikram ediyorum. Bir ara fısıltıyla bir şey söylemek için ayağa kalkıp yanıma kadar geliyor, ben irkilip çekiyorum kendimi ve;
-Nurşen Abla sosyal mesafe! Diyorum.
Neyse o da gidiyor! Ertesi gün oluyor, insan psikolojik bir varlık, işte garip düşünceler de başladı beni daraltmaya… Hafif boğazım mı ağrıyor ne? Galiba ateşim var, yok canım hava sıcak kabilinden yığınla iç konuşmaları yapıyorum bu kez! Kızım üniversite sınavına hazırlanıyor, özellikle dikkat ediyorum lakin sıkıntı gelip insanı buluyor işte. Her iki ablamız da torun torba sahibi insanlar. Beni sevdiklerini biliyorum, bana kızmayacaklarını umut ederek onlara sesleniyorum:
-Benim güzel ablalarım, değerli komşularım, bu bela henüz ortalıkta kol geziyor! Yapmayın etmeyin, gözünüzü seveyim, sosyal mesafeye dikkat edin, sağlığınız için çok dikkatli olun ve en önemlisi de bir süre hiç yaklaşmayın bana, beni stress etmeyin zira eleğimi duvara asmama daha çok var!