Meryem Aybike Sinan

 
Şaka yapmıyorum. Çok ciddiyim.
Gerçekten de şu günlerde onlara ihtiyacımız var. O eli kınalı, dili dualı büyükannelerimizin, ninelerimizin, haminnelerimizin tedrisine ihtiyacımız var. Yeni baştan, en baştan, ev denilen, aile denilen o kutsal ocağı onlar anlatsın artık...
İçi çürümüş ağaçlar misali çatırdayarak kökümüzden sarsılıyoruz. Bu öyle bir sarsılma ki sesi bütün ülkeyi sarmış durumda lakin politik hesaplaşmalardan, gündelik hengâmeden duymuyoruz, görmüyoruz… Veya tecahülüarif yapıyoruz!
Önceki gün bir televizyon kanalında bir aile dramına şahit oluyorum. Beyefendi, belli ki bütün yolları denemiş son bir ümit, son çare olarak kendini televizyon kanalına atarak imdat diyor!
Adamcağız bir inşaat işçisi. Çalışıyor ve kazanabildiği kadarıyla evine bakıyor. Kadının da kendisinin de anlattıklarından bunu anlıyoruz. Tam 26 sene evli kalmışlar. Üç çocukları olmuş. Ve geçtiğimiz üç yıldan beri evlerinde bir huzursuzluk varmış. Kadın anlatıyor:
-Bana evin ihtiyaçları için her gün para veriyordu lakin her şeyin hesabını da soruyordu. Ben hesap vermeden harcamak istiyorum! Artık hesap vermekten sıkıldım. Yaşamak istiyorum…
Adamcağız kahrından ölürcesine, sesi titreyerek:
-Ben diyor, inşaattan kazanabildiğimi kendisine veriyorum, elimden bu geliyor. Bütün kazancımı veriyordum ama yine yaranamadım.
Kadın zorlama bir şekilde adamcağızı suçlamaya devam ediyor ısrarla boşanmak istediğini söylüyor. Beni koluna takıp gezdirmedi diyor, bu evlilikten yüzüm gülmedi diyor, yaşamadım diyor, mutlu olamadım diyor… Yaşamaktan kasıt neyse artık!
Elbette hakkıdır. Birçok şeyi isteyebilir kadın. Ancak bunca şeyi isterken bir de içinde bulundukları şeraiti de göz önünde bulundurması gerekmez miydi? 26 sene süren bir evlilik bu saatten sonra mı çekilmez hâle geldi?
Gördüğüm şu ki bu kadın inat ediyor, anlayış göstermiyor, empati yapmıyor, hâlden anlamıyor, şükretmiyor, sevgi ve şefkatini göstermiyor, ailesini sahiplenmiyor! Gözü boşanmada…
Açıkçası bir anda kendimi iki insan arasında kalmış ve meseleyi çözmeye çalışan bir hâkim gibi görmeye başlıyorum. Kadını anlamaya çalışıyorum, ama bu adamcağızın hakkını da teslim etmek lazım. Onun garibanlığı vicdanımı rahatsız ediyor…
"Erkekler mi gariban?" diye söylendiğinizi duyar gibiyim. Açıkçası öyle bir çağdayız ki ne erkek ne de kadın masum! Her iki cins de şirazeden çıkmış durumda.
Erkekler öldürüyor, yaralıyor, bağırıyor, kırıyor, döküyor! Bunu durduramaz bir noktadayız! Dışarıdan bakanlar ülkemiz için “zalim erkekler diyarı” diyebilir lakin verilen resim de böyle yazık ki!
Erkeğe bir araba nafaka yükledik olmadı.
Erkeği evden attık olmadı...
Erkeği sürekli olarak “boşanma” ile tehdit ettik, olmadı, olmadı, bu cinayetleri, bu çıldırtan öfkeyi önleyemedik… Ne alınan tedbirler ne kanunlar kifayet etti! Başka bir çözüme ihtiyaç var gibi.
O hâlde ne var? Bir yerlerde aileye sunulan reçetede bir şeyler eksik!
Açık söylüyorum, bu böyle gitmez. Aile yok oluyor. Benim bir önerim var. Her şehirde, mahallede, ilçede, kasabada ve hatta köyde “Aile Mektepleri” açalım ve devam mecburiyeti olsun. Mesela buraya gitmeyenler boşanma davası başvurusu yapamasın! Bu mekteplerde derslere kim girsin peki?
İşte çağrıda bulunduğum o eli öpülesi haminnelerimiz ve dedelerimiz bu derslerde hayat tecrübelerini, o uzun evlilik yıllarını, aile hayatını nasıl sürdürdüklerini birbirlerine karşı şefkat ve merhametlerini anlatsınlar insanlara… Bir kat yatak, birkaç kap kacak ile nasıl aile olduklarını anlatsınlar insanlara. Her şeyden önce sabır denen o ince sanatı öğretsinler…
Sonra yine de boşanmak isteyen varsa buyursun gitsin boşansın…
Ne diyelim gayrı!