Nebi Miş

 
Son günlerde medyada, “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları 2020” başlıklı kamuoyu araştırmasının sonuçları tartışılıyor. Türkiye’de siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın giderek arttığı, toplumsal mesafelenmenin her geçen gün açıldığı ve siyasi parti taraftarlarının birbirlerini rakip olarak değil, “öteki” olarak gördüğü gibi hususlar araştırma sonuçları üzerinden ortaya konuluyor.
Hatta evliliklerin siyasi kimlikler tarafından şekillendirildiği, komşuluk ilişkilerinde rakip partinin taraftarları ile yakın yerlerde ikamet etmeme duygusunun yükseldiğinden bahsediliyor.
Söz konusu araştırmada tüm partilerin kendilerini en uzak hissettikleri parti taraftarları HDP’liler. CHP’lilerin bile yüzde 26’sı, HDP’lileri kendilerine “en uzak” parti taraftarı olarak görüyorlar.
Araştırmaların rakamsal verileri farklı açılardan kuşkusuz yorumlanabilir. Bilimsel ve etik kriterler içinde  kaldığı müddetçe herhangi bir araştırma sonucunun tartışılması değerlidir.
Ancak, son yıllarda siyasal ve toplumsal alanda yapılan araştırmaların sonuçlarının yorumlanması ve tartışılması çoğu kez bağlamından koparılarak yapılıyor.
Siyasi amaçlar için işlevselleştiriliyor.
Özellikle kutuplaşmayı ölçen herhangi bir araştırma sonucu yayınlandığında, medyada ilgili araştırmaların içeriğindeki bazı bulgular biraz da zorlama çıkarımlarla popülerleştirilerek öne çıkarılıyor.
Araştırma sonuçlarını ve medyada nasıl tartışıldığını yakından takip eden birisi olarak, kutuplaşma araştırmalarının sonuçlarının hangi bağlamda tartışıldığını uzun yıllardır izliyorum.
Daha önceki yıllarda, “iktidar Türkiye’yi kutuplaştırıyor”, “Erdoğan toplumu kutuplaştırıyor” gibi başlıklarla araştırma sonuçları duyurulur, bu tema üzerinden köşe yazıları döşenirdi.
Hâlbuki gerçeklik hiç de öyle değildi. Eğer Türkiye’de bir kutuplaşma ve siyasi görüşler arasında sosyal mesafelenme varsa, bu tek yanlı bir durum değildir.
Meselenin daha da ilginç yanı, aşırı genellemeler ve indirgemeci yaklaşımlar, kutuplaşma ve sosyal mesafelenme konusunda ortaya çıkan bulguların esas nedeninin ne olduğunun analizini perdeliyor.
Örneğin, siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın artmasının sadece Türkiye’ye özgüymüş gibi bir yaklaşımla ele alınması en büyük eksikliklerden biri. Tüm dünyada siyaset ve toplumlar bir değişim sürecinden geçiyor. Bu geçiş sürecinin dinamikleri önceki dönemden farklı.
Böyle bir yaklaşım; sosyal medyanın, teknolojik gelişmelerin, sosyal iletişim mecralarında kurulan “yankı odaları”nın, küresel dönüşümün ve benzeri süreçlerin sosyal ve siyasal kutuplaşma üzerindeki yüksek etkisini en baştan görmezden geliyor.
Yazının başında ismini verdiğim kutuplaşma araştırması tartışılırken bu yıl dikkatimi özellikle bir husus çekti. “Kutuplaşmayı iktidar partisi ya da Erdoğan oluşturuyor” argümanı artık açıktan söylenmiyor.
Çünkü araştırma sonuçları net olarak, daha önceki yıllarda da olduğu gibi, böyle bir çıkarıma izin vermiyor. Hatta bu yıl yapılan araştırma, diğer partilerin kutuplaşma algısına katkı konusunda daha önde olduğunu gösteriyor. Ayrıca CHP ve diğer muhalefet partilerinin siyaset dili aslında tam da bu çevrelerin şikâyet ettiği kutuplaşmayı derinleştirecek bir mahiyette devam ediyor.
Muhalefetin iktidarı eleştirirken kullandığı söylemlere bakıldığında kutuplaşmanın derinleşmesini özellikle amaçladığını söylemek mümkün. Uzun süredir de muhalefet partileri, siyasal alanda pozitif bir havanın oluşmasını engelleme stratejisini sürdürüyorlar.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun son bir ay içinde grup toplantılarında kürsüden söylediği şu ifadeler aslında “kutuplaşmanın faili”nin kim olduğu sorusuna cevap olabilir:
“Mardin’de en çok oyu alan parti AK Parti. Konya ve Şanlıurfa’da da aynı şekilde. Bütün çiftçilere sesleniyorum. İlk seçimde siz hâlâ gidip AK Parti’ye oy verirseniz benim iki elim sizin yakanızda olacak. Akıl alır gibi değil.”
“Hâlâ iktidarı destekleyen öğretmene ben öğretmen demem. Böyle öğretmen olmaz...”
Partiler kuşkusuz birbirilerini eleştireceklerdir. Muhalefet partileri de iktidarı eleştirilerinde öne çıkacaklardır. Bu demokrasinin gereğidir.
Ancak maalesef ana muhalefet partisi olan CHP ve yöneticileri, karşıtlık siyasetini sadece siyasi aktörlere karşı değil, artık bazı toplumsal kesimlere de yöneltiyorlar. Ve giderek bu çevrelere karşı öfkelerini gizleyemiyorlar...