Prof. Dr. Kemal İnat

 
 
Avrupa Birliği’nin çok sorunlu bir siyaset tarzı olduğuna kuşku yok.
Neden sorunlu olduğunu Polonya, Türkiye ve Mısır politikalarına baktığımızda anlarız.
Biri AB üyesi, biri her şeye rağmen aday ülke ve diğeri AB ile herhangi bir üyelik ya da adaylık ilişkisine sahip olmayan bir ülke.
Polonya ve Türkiye’ye karşı çok müdahaleci bir politika izleyen AB, Mısır’daki dikta rejimine karşı neden toleranslı ve iş birliği eksenli bir tavır içerisinde?
Bunun nedeni Berlin ve Paris’in Polonya ve Türkiye’yi kendi nüfuz alanında, Mısır’ı ise ABD/İsrail’in arka bahçesi olarak görüyor olmaları olabilir mi?
Polonya ve Türkiye’nin AB ile yaşadığı sorunların temel nedeni, Almanya ve Fransa’nın bu “hizaya sokma” politikasına karşı isyan etmeleri olabilir mi?
Buna karşılık ABD/İsrail’in arka bahçesi olarak gördükleri Mısır’a karşı bu tür bir “hizaya sokma” politikası izlemedikleri için Kahire ile sorun yaşamıyorlar.
İnsan hakları ve demokrasi gerekçe gösterilerek Polonya ve Türkiye’nin içişlerine müdahale girişimleri AB ile bu ülkelerin ilişkilerini zehirleyip başka sorunlara da yol açarken, Sisi’nin Tel Aviv ve Washington’un onay ve isteğiyle gerçekleştirdiği kanlı darbe, darbe sonrasında binlerce insanın katledilmesi, on binlercesinin hapse atılması, başta İhvan’ın üst düzey isimleri olmak üzere sayısız politikacının idamla yargılanması ve Merhum Cumhurbaşkanı Mursi’nin hapiste ölümüne sebep olunması AB’deki karar vericileri rahatsız etmiyor.
Mısır’la stratejik ilişkiyi sürdürmekte kararlılar. Geçen yılın Şubat ayında Mısır’da 9 gencin usulsüz yargılamalar sonucu haksız bir şekilde idam edildiği hafta Sharm el Şeyh şehrinde gerçekleştirilen AB-Arap Birliği zirvesinde başta Merkel olmak üzere AB liderleri Sisi’nin elini sıktılar.
Merkel, sınırlarını kusursuz şekilde mültecilere kapatıp Avrupa’ya mülteci geçişine izin vermeyen Sisi rejimine övgüler düzdü.
ABD/İsrail’in arka bahçesine müdahale anlamına geleceği için Mısır’daki dikta rejimi aleyhine konuşmaktan imtina ettiler. Sisi’nin ülkesini mültecilerin Avrupa’ya geçişine kapatması onlar için yeterliydi.
Aynı şeyi Polonya için söylemek mümkün değil.
Yarın başlayacak AB zirvesinin en önemli sorunlarından biri, Macaristan ile birlikte Polonya’nın gelecek yedi yıla dair AB bütçesini ve onunla birlikte ekonomik Yeniden İnşa Paketini bloke etmeleri. Varşova ve Budapeşte’nin bu tavırlarının sebebi, hukuk devleti ilkelerine aykırı davrandıkları gerekçesiyle üye devletlerin AB bütçesinden alacakları payda kesintiye gidilmesine yönelik düzenlemeye karşı çıkmaları. Bu düzenlemenin bahane edilerek kendi içişlerine müdahale edileceğinden endişe ediyorlar.
Buna karşılık AB’nin önde gelen ülkeleri, bütçeye yönelik vetolarından vazgeçmemeleri durumunda Yeniden İnşa Paketini Polonya ve Macaristan’ın katılımı olmadan yeniden düzenleyecekleri ve bu iki ülkenin söz konusu paket kapsamındaki yardımlardan yararlanamayacağı tehdidinde bulundular.
Yani, AB parası istiyorsanız içişlerine müdahaleye de razı olmak zorundasınız mesajı verdiler.
Avrupa Birliği, her iki ülkede de bağımsız politika peşindeki hükûmetlerin devrilmesi ve Brüksel ile uyumlu siyasetçilerin iktidara gelmesini istiyor. Birlik üyesi oldukları için Polonya ve Macaristan’a karşı bu müdahaleci politikayı meşru görüyor.
AB’nin Ankara’ya karşı müdahaleci tavrının nedeni de Türkiye’nin AB üyesi olmak istemesi mi?
Öyle olsaydı, üyelik sürecinin işlemediği son dönemde bu müdahaleci siyaset tarzının son bulması gerekirdi. Bu durumda Türkiye’ye karşı müdahaleci AB tavrının arkasındaki asıl neden üyelik süreciyle ilgili değil. Ankara, AB’ye üye olmak istese de istemese de Almanya ve Fransa gibi ülkeler Türkiye’yi kendi nüfuz alanında görüyorlar.
Bu yüzden, Türkiye’nin bağımsız dış politikada ısrar etmesi, Libya ve Doğu Akdeniz gibi meselelerde kendi çıkarlarını esas alan adımlar atması ve bu adımları atarken Fransa ve Yunanistan gibi AB ülkeleriyle karşı karşıya gelmesi Türkiye-AB ilişkilerinde temel sorunu oluşturuyor.
Türkiye’yi kendi nüfuz alanlarında görmekten vazgeçip egemenliğine saygı göstermeyi seçtiklerinde, başta Libya ve Doğu Akdeniz sorunları olmak üzere bütün sorunların kolayca çözüleceğini görecekler. Zira Ankara her zaman diplomasi kanalını açık tutuyor, hakkaniyetli ve bütün tarafların faydasına olacak bir çözüm için hazır olduğunu söylüyor.
AB’nin yapması gereken, Türkiye’yi zorla dayatmaların yapılabileceği bir nüfuz alanı olarak görmekten vazgeçip Ankara ile sorunların çözümü için masaya oturmak.