AŞKIN EFENDİSİNE

Ragıp Karadayı

Hancı, kendisine laf atıldığına aldırmadan Doğan Bey’in ardı sıra baktı bir müddet daha.
 
Buraya gelirken başka iki atın da yola çıkacak şekilde hazırlanmış olduğunu gördü Doğan Bey. “Onlar herhâlde yeni gelen misafirlerin olmalı” diye düşündü. Kendini düşüren sarhoşu yanı başlarında görünce de; “Ben şimdi sana gösteririm pis hınzır!.” dedi içinden.
Dikkati elden bırakmadan hancıyla sarılarak vedalaştı. Kulağına bir şeyler fısıldadı. Doru küheylanına atladı. Fırtına gibi hanın taç kapısından esti. Koşarak giden atının üzerinde geri döndü. Ani bir hareketle yayını çıkardı. Okunu yerleştirdi. Son noktasına kadar çekti, gerdi. Yıldırım hızıyla bıraktı. Böyle birkaç defa okunu, üst üste sarı, fırça bıyıklı, zırhlı adamın üzerine fırlattı. Okların biri sağ kulağını, diğeri de sol kulağını yalayarak ahşap direğe saplandı. İki ok arasında kalan şaşkın şövalyenin korku dolu bakışları arasında ormanlığa doğru uçup gitti.
Fırça bıyıklı, at üzerinde tozu dumana katarak uzaklaşan Doğan’ın ne demek istediğini anlamıştı ama, iş işten de çoktan geçmişti.
İki ok, ortalığı velveleye vermeye kâfi geldi.
- Bu deli de kim?
- Bize hakaret etti!
- Nasıl elimizden kaçırdık?
- Hancı isteseydi yakalardı!.. Daha neler?.. Neler?..
Hancı, kendisine laf atıldığına aldırmadan Doğan Bey’in ardı sıra baktı bir müddet daha. “Bir kasırga gibi esti yiğit Doğan’ım” diye söylendi. Ufukta kayboluncaya kadar da yerini terk etmedi.
Kendilerindenmiş gibi çok seviyorlardı. On sene önce çocuk denilecek yaşta eski bir akıncıyla birlikte gelmiş, uzun zaman kalmıştı burada. Hanın bütün işlerine yardım etmişti. Şimdiyse genç, güçlü, kuvvetli ve bir o kadar da sevimli delikanlı olarak sık sık gelip gidiyordu.
Anadolu’nun ve Rumeli’nin her tarafını karış karış tanıyan bu yiğidin, Sarıkız’la evlenmesini çok istiyordu. Kaç defa ima etmiş, her defasında; “Ben sabit duran biri değilim Sarıkız’ın yarı yolda kocasız kalmasına dayanamam” demiş, gülerek geçiştirmişti bu tekliflerini. Oysa karşısında şu gördüklerinden hangisine böyle bir teklif yapsa kul, köle olurlardı. İşte Doğan’ı sevmesindeki sebeplerden biri de bu dosdoğru oluşu değil miydi?
“Hey koca yiğit!.. Adam sen… Diğerleri çapulcu!..” diyerek odasına doğru yürüdü, etrafındakilerin şamatasına aldırmadan...
 
          ÜRYAN EŞKIYA
 
Hava iyice kararmış, koyun, kuzu melemeleri, sığır böğürmeleri susmuş, yerini cırcır böceklerinin hiç bitmeyecek cırıltıları almıştı. Uzak köylerden gelen tek tük köpek havlamalarına, ara sıra baykuş ötüşleri de iştirak etmezse gece büsbütün sessiz sayılacaktı. Toprak patika yolda can yoldaşı, Kamer tayının ayak sesleri, Güzel Bursa sokaklarında aşina olduğu ipek örme tezgâhlarının çıkardığı ahenkli, “tikitak, tikitak”larını hatırlatıyordu ona.
Karanlığın tılsımını bozan belki de tek şey, dar patika yolda belli bir tempoyla ilerleyen atın çıkardığı nal sesleriydi... Ağaçların ve yumuşak toprağın sesleri kesmesi sebebiyle, bu da fazla ıraklara gitmiyordu zaten. Duyulsa da artık önemi yoktu. Ufuklarda görülen birkaç sönük ışık, gideceği yerin pek yakın olduğunu gösteriyordu… DEVAMI YARIN