TARİHİN KÜSTÜĞÜ AN

Ragıp Karadayı

Süleyman Çelebi, fazla bir şey demeden gölge gibi kayıverdi kapı aralığından. 
 
Gittikçe kederi de ümitsizliği de artıyordu. Yürüdü, kapıya dört beş adım kalmıştı:
“Can evimizden vurulduk. Çok fena yakalandık yine.” Sanki içindeki sesi duymuşçasına Matlube Ana kapıyı açar açmaz cevap verdi:
“Ne fenası? Hazırlıksız da yakalandık evimin direği… Hazırlıksız!”
“!!!”
Süleyman Çelebi şaşaladı. Dönüp arkasına ve ilerideki sokağa baktı. Uzakta zayıf bir inek ve etrafında oynaşan buzağıdan başka bir şey yoktu. “Acaba başka birileri mi vardı da o görememişti” diye düşünerek sağına ve soluna da dönüp dönüp bakındı. İşine gidenlerden başkaları dikkatini çekmedi.
“Haklısın Sultanım…”
“Neye yarar ki haklı olmak veya olmamak?”
“Ha öyle!”
“Buyur, geç içeri!”
“!!!”
Süleyman Çelebi, fazla bir şey demeden gölge gibi kayıverdi kapı aralığından. Bu günler, imtihanda oldukları zor günlerdendi hiç şüphesiz. Kendini tımarhaneden yeni çıkmış meczuba benzetti. Kulakları uğulduyor, olmadık sesler, lakırdılar duyuyor, vehim ve yorumlamalardan kurtulamıyordu. Odasına doğru yürüdü bütün korku ve endişeleriyle. Arkasından Matlube Ana da takip ediyordu. Başı dönüyor, ateşi kademe kademe çıkıp ha bire yükseliyordu. Güzel gelininin böyle güçlü bir memlekette uluorta kaçırılması başta Osmanlı’ya, padişaha ve umumî olarak da millete hakaretti. İlân edilmemiş gizli bir harp, aşikâre meydan okuma, tek taraflı saldırıydı. Devlete, millete karşı şüpheleri de uyandırıyordu her yönüyle. Herkes birbirinden endişe eder hâle geldi. Fakat bu sefer küstahlıktan da öte aileden intikam almak için bir tertiple karşı karşıyaydılar.
“Lâ havle!..” çekerek duvarları muhtelif el yazması kitapların konduğu dolaplarla çevrili odasına girdi. Gözleri Doğan Bey yeğenini ve Gülşah gelini aradı:
“Acaba nerededirler şimdi? Yaşıyorlar mı?” Etrafında, onlarca hâtıralarının bulunduğu bu iki yakınının hususî eşyaları, elbiseleri, okudukları kitapları vardı. Gülşah’ın devamlı elinden bırakmadığı Kur’ân-ı kerîmi aldı. Yasîn-i şerîfin bulunduğu sayfaya kurumuş bir gül yaprağı sıkıştırılmıştı. Birkaç yere de aynı gül yapraklarından konmuştu. “Demek bazılarını devamlı, kimini de sırayla okuyormuş…” diye geçirdi içinden. Şiir defteri gözüne ilişti bir köşede. Alıp sayfalarını çevirdi bir bir. Hep nedense hüzün kokan mısralar denk gelmişti bu sefer. ‘Sıkıntılı hâllerin dışa vurmuş şekli…’ dedi. Henüz, sevinç ve huzur dolu olanlarına rastlamamıştı. Raflarda sararmış zayıf kâğıtları, başlıkları hazırlanmış ve devamı gelmemiş sayfaları görünce kendi kendine; “Acaba sevdiklerimin de eve dönüşlerini yazabilecek miyim?” diye sormadan edemedi. Hâlbuki yazması için illâ da bir hâdise olması gerekmezdi. O isteseydi her zaman yazabilirdi. Ama şimdi içi boş; sanat, edebiyat kepenkleri kapalıydı.
Bursa ve saâdethânesi evceğizi, daha düne kadar bol bereketli, şen şakraktı;
“Acaba ne oldu da bu kadar kısa zamanda memleket ve insanları değişiverdi?” diye şaşıyordu. Bir başka dolabın üst bölmelerinde kenarı yırtık, üzerinde “Çok mühim!” ve altında da: “Aşkın Efendisi’ne” yazısı olan sayfaları fark etti. DEVAMI YARIN