U L U Ş A R HACI BAYRAM VELİ

Ragıp Karadayı

“Dünya böyle evlatlarım! Bazen gülünür, bazen de tersi olur, ağlanır!.."
 
Nerede anasız babasız birini görsem, kırılır kolum kanadım, dökülür elim ayağım, tutmaz olur dizlerim, takatim kesilir…
“Nerede ağlayan bir çocuk görsem; açılır bütün kilitli kapılarım, inadına gülen yüzümden süzülür yaşlar, içim acır, yüreğim yanar, kavrulurum içten içe.
Nerede yalın ayak bir taze görsem; küçüklüğüm, çocukluğum, gidenlerin dönmeyeceği gelir aklıma…
Nerede aç susuz garip görsem; yalnızlık, sevgi açlığı, şefkat eksikliği gelir aklıma…
Anan baban varsa, sağlam duvarlara yaslanmışsındır, yıkılmazsın, koca karlı dağların vardır arkanda sarsılmazsın, herkesten daha güçlü, kuvvetli hissedersin kendini.
Nerede hocası olmayan bir genç görsem; hepten bitmiş, tükenmiş, perişan olur; bu insan EBEDİ SAADETİ nasıl kazanacak diye ölür ölür dirilirim…” diye düşünüyordu bu acıklı hâliyle…
             ***
Usulca açılan oda kapısından, parlak güneş ışığı hüzmeleriyle birlikte İsmail Fakirullah hazretleri girdi. Molla İbrahim, hemen ayağa fırladı, edeple başını yere eğdi. Bütün talebeler de oraya toplanmıştı. Derin üzüntü içinde sessizce bekleşiyor, çok sevdikleri İbrahim’in Tillo’da kalması için içlerinden duâ ediyorlardı.
İsmail Fakirullah hazretleri talebelerinin üzerinde şöyle bir göz gezdirdikten sonra;
“Yaa... dünya böyle evlatlarım! Bazen gülünür, bazen de tersi olur, ağlanır! İstenilen şeyler her zaman olmaz! Bizim vazifemiz hakkımızdan en hayırlı olanını istemek, TEVEKKÜL etmektir! Tevekkül; bir şeyin olması ile olmaması arasında fark gözetmemektir. Bilmem anlatabildim mi?”
Herkesin başı önde, çıt çıkmıyordu. Muhterem babasının vefatından sonra İsmail Fakirullah hazretleri daha sık gelmeye başlamıştı İbrahim Hakkı’nın evine. Belli ki; onun yalnız kalıp kederlenmesini, ağlayıp kendini bitirmesini istemiyordu. Sonra ona; Derviş Osman’ın en muteber emanetiydi de. Ayaküstü hâl hatır sorulduktan sonra, her zaman oturduğu minderin üzerine çöküverdi.
Burası kendi evi, sakinleri de evlatları gibiydi. Yüzü hep yerde olan gözde talebesinin mahzunluğu onu da hüzünlendiriyordu. “Tebdili mekânda ferahlık vardır” atalar sözünü çok kullanırdı. Fazla vakit kaybetmeden:
- Molla İbrahim, Derviş Osman senin pederindi ama benim de can talebemdi, karındaşımdı, elim ayağımdı, gözüm kulağımdı. Sen bir kıymetli baba kaybettin, ben sanki her şeyimi… Böyle bir erin, öyle bir civanın âhirete göçmesi, öyle kolay, öyle mühimsenmeyecek iş değil Molla İbrahim! Saman çöpü değildi ki uçtu diyelim. Su değildi ki soğuktan dondu, güneşten kurudu diyelim. Bir saç teli değildi ki tarak kırdı onu diyelim. Buğday tanesi değil ki; toprak sıkıştırsın, gizlesin ya da bir kuş aldı yedi diyelim! O şu topraklar üzerinde yaratılan bir altın definesiydi ki, bütün cihanı bir arpaya sayardı. Topraktan yaratılan bedenini, toprağa verdi, ruhunuysa Melek-ül Mevt, ölüm meleği aldı götürdü, yaptıkları, icraatı da yanına kaldı. Ben şahidim ki; her ne yaptıysa Allah rızası için yaptı.
- Büyük müjde efendim! DEVAMI YARIN