Ragıp Karadayı

Burası dağ başı mıydı? Bizi ne sanmış, niçin böyle sebepsiz yere hırçınlaşmışlardı bu çocuklar?
 
 
        NAHAK YERE DAYAK
- Ahh! Nefes nefese kaldım. Her yanım ağrıyor!
- Çok kötü düştün! Ali yavaş ol!
- Ne? Düştüm mü?
- Olur böyle şeyler Ali, korkma iyi olacaksın!
- Ahh! Anneciğim ah!
- Bırak ahlanmayı da bana yaslan kalk! Hadi oyalanma!
- Ben de istiyorum lakin elim ayağım tutmuyor! Sırtım, kollarım çok ağrıyor, dökülüyor her tarafım! Anneciğim de merak içindedir!
- Sen o tarafı düşünme, ben münasip bir dille, kimseyi suçlamadan anlatırım her şeyi! O da insan, illa da kötü şeyler aramaz her hâlde!
- Sakın ha kavgadan, dayak yediğimden bahsetme!
- Korkma, bahsetmem! Biraz daha zorla, ayağa kalkmaya gayret et!
- Üff! Hemen eve gitmeliyim! Eğer geç kalır ve vaktinde evde olmazsam bir de annemin sonu gelmez sorularına muhatap olacağım!
- !!!
Burası dağ başı mıydı? Bizi ne sanmış, niçin böyle sebepsiz yere hırçınlaşmışlardı bu çocuklar? Ali bilmeden bir kötülük mü yapmıştı da intikam alıyorlardı? Neydi bunların derdi? Yol boyunca nice suallere cevap aradı, bu hissiyatını sıra arkadaşıyla da paylaştı. O da bu işe pek mana veremiyor, makul izahlar yapamıyordu.
Hasan arkadaşına, “Seni niçin dövmediler? Benden ne farkın var?” demek istediyse de sanki onun da dayak yemesini istiyormuş havası olacağından vazgeçti Ali. Yürüdükçe yüzünün rengi de değişiyordu. Zaten bünyesi zayıf olan Ali, korku ve üzüntüden iyice kurumuş çalılara dönmüştü. Sesi ve gülüşü çatallanmış, dikene takılmış suni, yapma gül dalı gibiydi. Buna rağmen anneciğini ikna edecek, olmayacak hikâyeler uyduracaktı. Kafası, bu çeşitten şeylere bir hayli çalışırdı. Şimdi, Hasan arkadaşı meşgul olsun, oyalansın diye ona bir yayla hikâyesi anlatıyordu. Sürüler öbek öbek kırlara çıkıyor, rengârenk çiçeklerle bezeli zümrüt çayırlarda kuzular meleşiyor, çivit mavisi semada kuşlar cıvıldaşarak uçuşuyordu. Bu mal davar, koyun kuzu hikâyeleri, bir nebze de olsa öfkeli yüzlerden keder ve üzüntülerini siliyordu. Ama anacığı aklına gelince iş değişiyor, Ali’nin çehresinde anlaşılmaz mimikler şekilleniyordu.
İçinden; “Elbet annemin çektiğini bir ben bilirim. Eğer ‘yaparım’ dediyse yapar. Onun yaralı kalbinin bir daha kanamasını istemem. En iyisi; ne edip edip ona bu işten hiç bahsetmemek.” dedi, son kararını verip Hasan’a döndü:
- Hasan kardeş neden ben? Ah ah Allahım!
- Ahlanma Ali! Unut olanları.
- Bir günüm de sakin ve olaysız geçse. Üffff!!! Sanki kan davası için ardıma takmışlar gibi koşuyor, vuruyor, yerlerde süründürüyor. Bu ne sonu gelmez kin, ne bitmez, tükenmez hırs? Ah Hasan! Birisi anlatsın bana!
- Boş ver Ali!
-Hasan kardeşim, bu olup bitenleri, eğer anneciğimden saklayamazsam şöyle diyelim: "Paydos çıkışı eve dönüyorduk. Tam ara sokaktan dönecekken galiba karşıdan koşarak gelen iriyarı bir çocukla çarpıştım, oradan da yere kapaklandım. Bir an kafamı kaldırdığımda karşımda duran kişiyi gördüm. Sanki anasını öldürmüşüm gibi bana hırsla bakıyor, gözyaşı döküyordu. Galiba fena çarpmışım ki o da ağlıyordu.” DEVAMI YARIN